Translate

Jean-Paul Sartre‘ın Bulantı Adlı Eserinden 37 Not

Sartre 1938’de yayınlanan ilk ve dünyaca ünlü romanı Bulantı’da yeni bir denemeye girişir. Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında roman kahramanı Antoine Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin’in kendi bedenine de yönelikti.



Kimi eleştirmenler romanı, hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirdi. Ne var ki, Bulantı yansıttığı güçlü “bireyci ve toplum karşıtı” düşüncelerle, Sartre’ın sonradan geliştireceği bir çok felsefi konuya yer veren son derece özgün bir yapıttır. Doğaötesi sezgi, roman evrenini kendi dokusuyla besler. Bulantı Sartre’ın hemen hemen bütün felsefi ve sanata ilişkin düşünce ve yönelişlerini içinde barındırır. Özgürlük, kötü niyet, burjuva karakterleri, sanatın yapısı üstüne görüşleri, romanın kahramanı Antoine Roquentin’in doğaötesi bir önem taşıyan buluşunun sonucu olarak dile getirilir. Bulantı bir romandan çok, bir “şiire” benzer.

Romanın kahramanı çok ilgi çekici bir kişiliktir. Ne var ki okuru duygulandırmaz. Roquentin herhangi bir insanda görülen normal aldanışlardan ve ilgilerden sıyrılmıştır. Çektiği acılar bile, okuru etkilemez. Çünkü Roquentin bu acılara kapılmamaktadır. Romanın ilginç yanı, Roquentin’in sağlam bilincinden çevresindeki nesnelere uzanan yönelişi sergilenmesidir. Roquentin varoluşçu felsefesinin tipik kişisi değildir. Dünyanın saçmalığını, yüreğinde “bulantı” duyacak derecede açık seçik görebilen, ama bu gerçek karşısında yaşamını değiştirmeyecek kadar uyuşuk bir aydındır. Saçma bir dünya içinde saydam bir kahramanın işlenmesi, bir çok edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni, Sartre’ın bu romanını Kafka’nın “Dava” romanıyla karşılaştırmaya itmiştir. Bulantı’yı insan yaşamının anlamsız parçalanışını ve bu yaşantının dış görünüşündeki yapmacıklığı konu edinmiş romanlardan ayıran özellik, kitabın felsefi bir bilinç taşıması, kahramanın çözümleyici kişiliğiyle orantılı bir felsefi boyuta sahip olmasıdır.

Sartre’ın düşüncesi bir bütün olarak ele alındığında, Bulantı romanı bu bütünün yalnızca iki romanıdır. Sartre’ın temel endişesi, okura evreni olduğu gibi gösterebilmektir. Kitap bu amaca ulaşır, ama ele alınan sorunlar soyut düzeyde kalır. Öte yandan roman, değişik bir yazış biçimi de getirmiştir. Duru, ılımlı, soğukkanlı bir anlatım, insanoğlunun durumunu apaçık belirtirken anlatıcı bile gözden silinir. Sartre’a göre “bulantı”, insanın kendi sorumluluğunu duymaktır. İnsan, sorumluluklarını maskeleyen bu “bulantı”yı azaltabilir, ama gene de içi rahat değildir. Gerçekte, sadece olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucusu olarak bütün insanlığı seçen kişi, sorumluluk duygusundan da, onun sonucu olan “bulantı”dan da kurtulamaz. Çoğu kimse yaptıklarının yalnız onu bağladığına, yalnız onu sorumlu kıldığına kendisini inandırmaya çalışır, gene de bir türlü rahat edemez. Çünkü sorumluluk da, “bulantı”da insanın varlığından gelmektedir.

Jean-Paul Sartre ‘ın Bulantı adlı eserinden notlar;

“Günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım. İnsan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar.” (s.11)



“Tutkum ölmüştü artık. Yıllarca onunla dolup sürüklenmiştim, ama şimdi içim bomboştu.” (s.16)



“Oysa şimdi çevremde, şurada masanın üzerinde duran bira bardağı gibi bir yığın nesne var. Gözüme çarpınca, “Yeter artık, bıktım!” demek geliyor içimden. Çok ileri gitmiş olduğumu iyice anlıyorum. Bana kalırsa yalnızlıkla uyuşmak kabil değil. Ama böyle düşünüyorum diye her gece yatağımın altına baktığımı ya da gece yarısı kapımın ansızın açılmasını beklediğimi sanmayın.” (s.19)



“Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar; vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutlululuk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir.” (s.20)



“Gizli kapaklı şeyler, ruh halleri, anlatılmaz duygular istemiyorum artık. Ben ne papaz, ne kız oğlan kızım, iç hayatım diye tutturamam.” (s.21)



“Benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koyarız. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan.” (s.22)



“Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız doğa denebilir.” (s.32)



“Bu sağlamlığın, bunca dayanıksız olması heyecanlandırıyor insanı.” (s.37)



“Delice bir cömertlikle acı çekiyor.” (s.43)



“Geleceği görüyorum. Şurada, sokakta işte. Şimdiden biraz daha solgun. Gerçekleşecek de ne olacak sanki?” (s.48)



“Anılarım, şeytanın kesesindeki paralara benziyor: Keseyi açınca içinde kurumuş yapraklardan başka şey bulamıyorsunuz.” (s.50)



“Bütün yaptığım sözcükler üzerinde düşler kurmak.” (s.51)



“Anılarımı şimdiden türetiyorum. Şimdinin içine fırlatılmış, orada bırakılmışım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum.” (s.52)



“Farkında olmadan, kendisine her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. Aşk değildi bu, Tanrı’da değildi, ün kazanmak, zengin olmak da değildi. Bu… Kısacası, belli zamanlarında hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanacağını ummuştum.” (s.56)



“Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümüdür yalnız.” (s.57)



“Bir kadın, bir dost, bir kent, bir kerede terkedilemez. Hepsi birbirine benzer zaten. Aradan iki hafta geçince; Şanghay, Moskova, Cezayir birbirinin aynıdır.” (s.60)



“Hayatımın anlarının, hatırlanan bir hayatın anları gibi birbirini izlemesini istemiştim. Zamanı kuyruğundan yakalamaya kalkışmanın böyle bir önemi olabilirdi.” (s.61)



“Yapayalnızım ama bir kente yürüyen ordu gibiyim.” (s.80)



“Şu durmadan sözü edilen zaman akışını pek gördüğümüz yoktur. Bir kadın görürüz, ihtiyarlayacağını düşünürüz ama ihtiyarladığını görmeyiz. Ara sıra kadının ihtiyarladığını görüyoruz gibi gelir bize. İşte serüven duygusu budur.” (s.82)



“Her şeye sıkı sıkıya bağlanır, ama kolayca kurtulmasını bilirdi.” (s.84)



“Önce gözlerini, sonra incecik gövdesini unuttum. Gülüşünü elimden geldiği kadar uzun zaman tuttum aklımda. Üç yıl önce onu da kaybettim.” (s.90)



“Ben geçmişimi nerede saklayacağım? Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı. Gövdemden başka şeyim yok benim. Yapayalnız bir adam, salt gövdesiyle anıları durdurup saklayamaz. Anılar üzerinden geçip gider onun. Ama yakınmamalıyım. Çünkü özgür olmaktan başka şey istememiştim.” (s.93)



“Bizi, birbirimizden ayıran gerçeği kavradım birden: Onun üzerinde düşünebileceklerim ona erişmiyordu; romanlarda görülen ruh biliminden fazlası elimden gelmiyordu. Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor ve varolma hakkımı bile sorguya çekiyordu.” (s.117)



“Şimdi var olandı; şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada, hatta ne de düşüncemde var oluşmuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım.” (s.133)



“Benim gözümde geçmiş, bir çeşit emekliye çıkarma; bir başka varoluşma biçimi, bir tatil ve hareketsizlikti. İşi biten her olay kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve bir fahri olay niteliği alıyordu.” (s.132)



“Düşünmenin önüne geçebilsem hiç de fena olmayacak. Düşünceler her şeyden daha tatsız. Yaşayan etten bile tatsız. Uzanıp dururlar, bitmez tükenmezler ve insanın ağzında acayip bir tat bırakırlar.” (s.137)



“Gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam edip gider. Ama düşünce öyle değil. Düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm.” (s.137)



“Başkalarının gençliğinden duygulanacak çağa gelmiş bulunuyorum şimdi.” (s.147)



“Her biri, belli bir süre için hayatının anlamını, ötekinin hayatında buluyor. Yakında ikisinin tek bir hayatı olacak; ağır ve ılık bir hayat, anlamsız bir hayat. Ama bunun farkına varmayacaklar.” (s.147)



“On sekizinci yüzyılda doğru denilen şeylere bugün kimse inanmıyor: Öyleyse bu yüzyılın güzel dediği şeylerden hala tat almamız niçin isteniyor? (s.150)



“Benim dostlarım, bütün insanlardır. Sabahleyin işime gittiğim zaman, önümde, arkamda insanlar görüyorum; onlarda işlerine gidiyorlar. Cesaret etsem gülümserim onlara; sosyalist olduğumu, bu insanları hayatıma amaç edindiğimi, ama onların bunu bilmediklerini düşünürüm.” (s.159)



“Sevgi, gerçek bir tanıyış değildir.” (s.163)



“Bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış var olandan başka bir şey değildik. Burada bulunmamız için tek bir neden yoktu, hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi. Utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her var olan, ötekilerin karşısında kendisini fazlalık olarak hissediyordu. Fazlalık.” (s.174)



“Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.” (s.182)



“Ölümümden sonra yaşıyorum. Trajik değil, ürkünç bu, gözyaşsız, acımasız, kupkuru bir umutsuzluğu dile getiriyor. Evet, onda, bir daha canlanmayacak bir kuruluk var.” (s.196)



“Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.” (s.196)



“Serüvencilik oynadığımız zaman, sen başından serüvenler geçen, bense serüvenleri geçirten kimseydim, bilirsin. “Bir eylemciyim.” derdim. Hatırlıyor musun? Oysa şimdi yalnız şunu söylüyorum: Eylemci olunamaz.” (s.204)




İçeriği beğendiysen paylaş, çünkü paylaşmak güzeldir :)

Liste Kitap


Makyavelizm, insanlık ayıbı insanlık suçudur...

Hasan HASTÜRER

İtalyan düşünür Niccolu Machiavelli, 1469-1527 yılları arasında yaşadı.

Makyavelizm, Niccolu Machiavelli'nin düşüceleri üzerine bina edilen bir yaklaşım biçimidir. Makyavelizim'de önemli olan amaç ve amaca nasıl olursa olsun ulaşmaktır.

Amaç yolunda her şeyi geçerlidir, mübahtır.

Niccolu Machiavelli'nin en önemli ve Makyavelizmi en iyi anlatan eseri Prens ya da Hükümdar olarak çevirisi yapılan IL PRINCIPE isimli eserdiri. O eserinde Niccolu Machiavelli, tarihin derinliklerinde yaşadığı döneme kadar yaşamdan örneklerle hükümdarlara, ya da hükmedenlere önerilerde, tavsiyelerde bulunuyor.

IL PRINCIPE'yi okuyanların buluştuğu en önemli nokta hükümdarın yerine gözü para işadamı ya da politikacıların ezici çoğunluğunun konulabileceğidir.

Bu Pazar gününde sizlere Makyavelizmi anlatma gibi bir amacım yok. Ancak Makyavelizmden biraz bahsedip çevrenizdekileri daha kolay algılayıp yargılamanıza yardımcı olmak istiyorum.

* * *

Makyavelizm üzerine çalışanlar Niccolu Machiavelli'nin “Hükümdarlar sözlerini nasıl tutmalıdır?” sorusuna verdiği yanıtı şöyle toparlarlar:

“ - Deneyler bize göstermiştir ki, büyük işler yapmış olan hükümdarlar verdikleri sözleri fazla dikkate almamışlar, ustalıkla insanları aldatmışlardır.
- Mücadelenin iki yolu vardır: biri kanun yolu, diğeri kuvvet yoludur. Birinci insanlara, ikinci hayvanlara özgüdür. Fakat çoğu zaman birinci yol kafi gelmez ikinci yola başvurmak gerekir. Bu nedenle hükümdar insanca davranmayı da hayvanca davranmayı da bilmelidir.
- Hükümdar tuzakları tanımak için tilki, kurtları korkutmak için aslan olmalıdır. Sonuç olarak, ihtiyatlı bir hükümdar, kendine zararı dokunuyorsa verdigi sözü tutmaz. Söz vermesini gerektiren şartlar değişmisse, yine sözünde durmasına gerek yoktur.

- Hükümdar rolünü iyi oynamalı gerçek amaçları konusunda açık vermemelidir. İnsanlar o kadar alışkındırlar ki, aldatmak isteyen biri mutlaka aldanacak birini bulur.
- Hükümdar, merhametli, vefalı, insancıl ve doğru bir insan olarak gözükmeli, fakat gerektiğinde tümüyle aksine davranabilecek kadar ruhsal hazırlık içinde olmalıdır.
- Hükümdar sözlerine özen göstermeli, öyle ki görüp işitenler merhametin, bağlılığın, insanlığın, doğruluğun ve dindarlığın ta kendisi oldugunu sansınlar. Bu son niteliğe sahipmiş gibi gözükmek kadar gerekli bir şey yoktur. Çünkü insanlar genellikle ellerinden çok gözleriyle yargılar. Herkes sizi nasıl görünüyorsanız öyle görür.”


* * *

Bunlar benim düşüncelerim değil.

Niccolo Machiavelli'nin düşünceleri.

Ben sadace bir bölümünü öne çıkardım.

Makyavelizm, yüzlerce yıl sonra da geçerli olabilir mi? Normalde olmaması gerekir. Ancak pek çok gözü kara işadamı, politikacı için Makyavelizm hala geçerli ve kullanılırdır. Makyavelizm, ne kadar yaygın ve iyi bilinirse Makyavelizmi rehber kabul eden politikacılar, iş adamları ya da makyavelizmi benimseyerek hayatta bir yerlere gelip tutunmak isteyenler daha kolay anlaşılır.

Makyavelizmi iyi anlayıp, bu anlayışı çağdaş en temel insan haklarıyla, demokrasiyle, hukukun üstlüğüyle birlikte okursak, Makyavelist yaklaşımın hayat bulmasının insanlık ayıbı, insanlık suçu olduğunu çok kolay anlarız.

* * *

Bizim dünyamıza şöyle bir özenle göz atınız. 500 sene önce seslendirilen ve çağdaş yaklaşımla insanlık ayıbı, suçu sayılan yaygın Makyavelizm yaklaşımlarının olduğunu görürüz.

Gücü elde eden, gücünün devamı için güçlü olanların memnuniyetini, tatminini öne çıkarır. Bunun bir diğer yaklaşımla adı gücün koruyucularının memnun edilmesidir.

Yasalar yapılır. Anayasa eşitlikten bahseder ama birileri için o eşitlik maddesi geçerli değildir. Bazıları balın tadını kavanoza dokunarak almaya çalışırken, bazılarının ağızlarına kaşık kaşık bal sokulmasının izahını başımızdakiler bir yapsın.

Yeni ve etkili güç odakları öne çıktığı zaman parti için koşturanların da artık esamesi okunmaz. Bizim gibi ülkelerde Makyavelist yaklaşım sahiplerinin kutsal ittifakı vardır. Bu kutsal ittifakın tarafları için öncelik bir birlerinin beklentilerine yanıt verip, çıkarlarını sürdürücü yapının devamını sağlamaktır.

... Ve bu yaklaşım sahipleri için etik değer, ahlaki yaklaşım, insani değerler asla ama asla bir değer taşımaz. Daha doğrusu onların sözcük listesinde “ahlak, insani değer, söz, dürüstlük” filan gibi sözcükleri hiç bir zaman olmaz.

Neden olmaz?

Etik ve insani değerler, manevi değerlerdir. Halbuki ille de her koşul altında kazanmak, her koşul altında koltuktan olmak isteyenlerin hedefleri maddi kazanımlı hedeflerdir. Maddi kazanımlı hedef paradır, koltuktur.

* * *

Yazının sonuna geldiniz. Bir soluk alıp düşünün. İsterseniz bir daha okuyun, hatta etrafınızda birileri varsa sesli okuyup, tartışın. Ve tabii bir de urup avuçluk memleketimizde kaderimizde etkin olanların yaklaşım biçimlerini sorgulayın... Bulgularınızı isterseniz bir biçimde bana iletin. Bunu yaparsanız çok memnun olacağım...
Canımızı sıkmak için elleriden geleni esirgemeyenlere inat bu Pazar gününde yüreğinde insanlık sevgisi eksilmeyen herkese nergis kokulu harika güzellikler dilerim...

Günün sözü: Her takke bir gün düşmeye mahkumdur






Militarist Estetik - Hilalin Gölgesinde Ölmek

Bu ay ‘sahaf’ta bile zor bulunur bir kitaptan söz edeceğim. Altmışları yaşayanlar Faruk Güventürk adını hemen hatırlar; acar Atatürkçü, hızlı anti-komünist bir generaldi. Ama onların çoğu da Güventürk’ün “Kore’de Türk Yıldızı” (1954) adında bir roman yazdığını bilmez.
“... küçükten beri içimi yakan kitap yazmak arzusunu tahakkuk ettireceğim” demiş, “Giriş”inde.

Romanın bizim bildiğimiz estetikle herhangi bir ilişkisi yok. Ama bizimkinden bilinçli olarak farklı, ‘milliyetçi-militarist bir estetik’ kurmaya çalıştığı da söylenebilir. Böyle bir zihniyetin bütün öğeleri gözümüzün önünden sırayla geçiyor. İlginç olan da zihniyet.

Üsteğmen Şahin’in nişanlısı Semra’nın ağabeyi Yavuz, Kore’de şehit düşmüş. Bununla başlıyoruz. Semra’nın babası müstakbel damadına, “Semra’nın yanına git oğlum, çok ağlıyor” diyor; “Kadın olduğu için iradesi zayıf.” Daha sonra Japonya’yı da gören Şahin, ora kadınlarını şöyle övecek: “Bu bakımdan kocasına böyle huzur sağlamayan kadın da tereddütsüz vatan hainidir.” Bereket Japon kadını sorumluluğunu biliyor, ‘erkeğine hürmet’te hiç aksamıyor, kavga çıkarmıyor, “vazifesinin bütün dikkatiyle erkeğini mesut etmek, yuvasını tam bir saadet ocağı haline getirmek ve yavrusunu çok iyi yetiştirmek...” olduğunu bellemiş durumda.

İRADESİ ZAYIF KADIN
Güventürk bu ideolojisinin bir kısmını bugünkü koşullarda, revize etmek zorunda kalabilirdi. Kore’de “Avrupakâri giyinen kadınlar, hayatlarını kötü yoldan kazananlardır. Ondan gayrı bütün Koreli kadınlar milli geleneklerini aynen tatbik ederler.” Tabii Kore Müslüman olmadığı için bu ‘milli gelenekler’ arasında başörtüsü yok. Oradan kurtarıyor.
Semra kadın olduğu için ‘iradesi zayıf.’ Gene de bir celadet gösteriyor. Nişanlısına, “Ağabeyimin intikamını sen almalısın,” diyor, “Ben de hasta bakıcı olarak gelmeğe çalışacağım.”

Ama, ne olsa kadın, zayıf. Şahin’in tayini çıkınca “Gitmeni istemiyorum” diyor; sonunda kadere razı oluyor.

Militarizm, askerlikle ilgili klişeleri, kişisel hayatın tepesinde oturup ona hükmeden değerler haline getirmesiyle kendini belli eder. Bir kadın âşık olduğu adama “Git, savaşta öl,” diyorsa, (ya da bir anne oğluna “Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana” diyorsa) bunun adı militarizmdir. Herhalde Güventürk de bunu görüyor ki “Gitme” dedir- tiyor. Ama kitabın gerisinde öbür teraneyi sık sık görüyoruz: “Bu Cevat nişanlıdır ve tabii bilirsin ki nişanlılık hayatında herkes âşıktır. Fakat son anda dudaklarından dökülen kelime ne Ayşe’dir ne de Fatma, sadece bayraktır.” Bundan Ayşe ile Fatma da kıvanç duymalı. “Fakat bil ki sevgilim, ne senin aşkın, ne anamın sevgisi, hiçbir şey milletime karşı duyduğum sevginin karşısında bir kıymet ifade etmiyor.”

Şahin’in sevgisi cömert olmakla birlikte nefreti de bundan aşağı kalmıyor. Önce komünizm: Mısır’da “motöre binmiş 15-20 komünist köpeği”... Ama komünizmin yanına ‘millet’ de eklenince nefret daha da somutlaşıyor: “...damarlarındaki aşağılığı ve kalleşliği meydana vuran Bulgarlar...”; Koreliler “...sureti umumiyede kısa boylu ve çirkin mahluklardır...” Çok zaman ırkçı bir tınıyla birlikte gidiyor bu nefret. NATO çerçevesinde İngilizler henüz iyi, Mısırlı Araplar berbat: Süveyş’te “Bir taraf İngiliz kamplariyle dolu, medeniyet ve refah. Diğer taraf çöl”... Yemen’in “halkı akıl alamıyacak kadar pis ve çok ahlaksız”... Seylan halkının “Renkleri zenciler gibi iğrenç değil”... Ne mutlu onlara!

SARMISAKTAN DÜŞMAN TEŞHİSİ
Üstelik komünist olan Ruslar ve Çinliler için söyleyecek laf yok. Çinliler “Adetleri olduğu veçhile birer köpek gibi dört ayak üstünde sürüne sürüne tepeye yaklaşıyorlar.” (Sürünmek, askerlikte evrensel olarak vardır ve iki ya da altı ayak üstünde yapılmaz.) Çinlilerin bu gece baskınını fark edip önlüyoruz. Anlayana yüzbaşı soruyor: “Nereden anladın?” “Sarmısak kokusundan, diyor ve telefonu kapatıyor.”
Yani Türkün koku alma yetisi de insan-ötesi gelişmiş...

Ya Türkler? Anlaşılıyor ki, bir Türk için ‘ölmek’ kadar büyük bir zevk bulunamaz: “Daha asırlarca yine milyonlarca Türk o hilalin gölgesinde ölecek ve onun için ölmekten mütevellit bir saadetle ve en büyük haşmetle Allah’ın huzuruna çıkacaklardır.”

“Haddizatında çok merhametli olan Türk, muharebe meydanında korkunç derecede atılgan ve o nisbette de öldürücüdür.” “Parçalanan cesetlerin üzerinden atlanarak baba oğlunun ölüsüne basarak, oğul babasının anasının yaralanmasına aldırış etmeden Allah Allah diyerek düşman üzerine saldırıyor.”

Böyle olduğu içindir ki “Ebediyetin mahiyeti nedir bilinmez, ama Türk ezelden evvel vardı ve ebediyetten sonra da olacaktır.” Amin.


Murat Belge
Milliyet Kitap, 14.5.2008

Foucault’dan Ders Çıkarmak: Yeni Bir Politik Hayal Gücü

Fransa’da 1977’nin sonlarında, sosyalistler ve komünistler Mart 1978’de yapılacak genel seçimler için bir “ortak program” geliştirme fikrini tartışıyordu. Kimilerine göre, bir “Sol Birlik” sağlayarak, 68 Mayısı’nı kurumsallaştırıp bir seçim zaferine dönüştürmenin zamanı gelmişti. Zaman, “büyük harfle Politika”nın zamanıydı; özyönetimin, doğrudan demokrasinin ve kendi kendine örgütlenmenin, gerçekliği değiştirmek için uygun araçlar olmadığı anlaşıldığına göre, şimdi ciddiyet zamanıydı.

Aynı sıralarda, iki dergi, eğitim, sağlık, şehir planlama, çevre ve emek gibi özgül toplumsal alanlarda değişim yaratmaya çalışan kişilerin katıldığı bir toplantı örgütlüyordu. Dönemin entelektüel semalarındaki belki de en parlak yıldız olan Michel Foucault, toplantıya katıldı ve “mahalle hekimliği” atölyesine kaydoldu.

Le Nouvel Observateur (sayı 670), Foucault’nun atölye çalışmalarında edindiği izlenimlere, “Kültürel Bir Seferberlik” başlıklı söyleşiyle yer verdi:

Foucault orada şöyle diyordu:

Ben yazılarımı, o atölyeye katılan insanlar gibileri için yazıyor, onlar gibileri için çalışıyorum: yeni sorular soran, yeni insanlar. Entelektüelleri ilgilendirmesi gereken sorular, hemşirelerin veya gardiyanların soruları. Bunlar, Parisli profesyonel entelektüellerin birbirlerine savurdukları küfürlerden çok daha önemli.

İki gün süren yoğun politik konuşma ve tartışmalar sırasında (özellikle iktidar ilişkileri, bilgi ve para konuları tartışılırken), otuz kişiden oluşan “mahalle hekimliği” atölyesi katılımcılarının hiçbirinin ağzından “Mart 1978” ya da “seçimler” kelimeleri çıkmadı. Bu çok önemli ve anlamlı. Yenilik ve değişim, artık partiler, sendikalar, bürokrasiler ya da politikacılar üzerinden gerçekleşmiyor. Bireysel, manevi bir kaygıdan oluşuyor. Artık ne yapmamız gerektiğini siyaset kuramına sormuyoruz, akıl hocalarına gerek yok. Bu, ideolojik ve derin bir değişim.

Geçtiğimiz on beş yıl içinde büyük bir hareket ortaya çıktı. Anti-psikiyatri bunun modeli, 68 Mayısı da bir olayı idi. Vaktiyle toplumun esenliğini güvence altına alan tabakalarda (örneğin, hekimler), şimdi tamamen değişken, hareketli, alışıldık dil ve yapılardan başka şeyler arayan insanlar var. Buna kültürel devrim diyecek kadar ileri gidemem, ama kültürel bir seferberlik olduğu kesin. Bunu politik olarak ele geçirmek imkânsız: Hükümet değiştiği takdirde sorunlarının çözüleceğine kesinlikle inanmıyorlar. Ben de bundan çok memnunum.

Bu son derece provokatif bir hamledir. Büyük filozoflar için, mütevazı bir atölye, sosyalistlerle komünistlerin “ortak program”ı üzerine tartışmaktan daha anlamlıdır. 68 Mayısı’yla dolaysız bağı olan da, bu atölyedir, sol cephenin seçimlerdeki olası başarısı değil. Politik müdahale, hükümet değişikliğiyle ilgilenmeyen küçük bir grup insandan gelmiştir. “Taşın altına elini koymak”, insanların kendilerini aşağılarda konumlandırmalarıyla olmuştur, “büyük harfle Politika” gerçekte küçük harfle yazılırmış gibi…

Foucault’nun bu hamlesi, provokatif olmasına rağmen, hiç de gelgeç bir heves değildir. O sıralarda geliştirdiği kuramlarla tutarlıdır. Peki, Foucault için iktidar, bir politik iktidar meselesi değilse, kendisi iktidardan ne anlıyordu? Parti paradigması dışında direnişten ne anlıyordu? Entelektüellerin özgürlükçü pratiklere katkısı, bildiriler imzalamak veya mevcut durum üzerine demeçler vermek değilse, neydi ona göre?

Bir: İktidar Meselesi

“Politik düşüncede de, analizde de, kralın hâlâ giyotine gönderilmesi gerekiyor.” 1976’da böyle yazmıştı Foucault. Bundan kastı neydi? Foucault burada haşmetli bir iktidar figürüne göndermede bulunur: belirli bir yerde yoğunlaşmış, daima uzakta ve yüksekte olan, aşağıdaki tebaası/kurbanlarına dikey olarak iradesini dayatan bir figür. Kralın yerini devlet alabilir, hukuk düzeni ya da sınıf hâkimiyeti alabilir, ama iktidarla ilgili bu anlayış hep yeniden üretilir: toplumun tepesine dikilmiş bir “denetleme odası”. Foucault’nun eserlerinin tamamı, bu zihinsel ve kavramsal şemayı bozma derdindedir.

Büyük figürlerde (devlet, hukuk, sınıf) yoğunlaşan ya da onlardan türeyen bir iktidar anlayışı yerine, Foucault iktidarı “toplumsal kuvvetler alanı” olarak düşünmeyi önerir. İktidar, hükümran bir noktadan aşağı doğru yayılmaz, tüm taraflardan gelir: eğitim, sağlık, şehir, cinsellik ve emek gibi konulara dair anlayış biçimlerimizi (pratiklerimizi) kesen ve düzenleyen binlerce kuvvet ilişkisinden kaynaklanır.

Bu kuvvet ilişkileri sadece hukuki terimlerle (yasaya göre neyin yapılabilir neyin yapılamaz olduğu şeklinde) kodifiye edilmiş değildir. Bedenleri ve davranışları normlara uyduran sayısız hukuk dışı işlemden oluşurlar, ki bunlar yasalardan farklıdır. Hapishaneyi düşünelim: Hapishanenin açık hukuku, buranın mahkûmları topluma geri kazandırma amacı taşıyan bir mekân olduğunu söyler; ama bundan bambaşka bir şey üreten binlerce gündelik işlem vardır: suçlunun damgalanması, suçlu olarak sabitlenmesi ve böylece toplumdan dışlanması. İktidarın salt hukuk temelli analizi, bu belirleyici kuvvetleri göz ardı eder.

Bu toplumsal kuvvetler alanında kuşkusuz “özel yoğunluklu noktalar” vardır: devlet, hukuk, toplumsal hegemonyalar… Bunlar iktidar ağındaki ana düğüm noktalarıdır. Fakat Foucault bunları düşünürken, “nihai formlar” biçimindeki tipik bakış açısını tamamen ters çevirmeyi önerir. Yani, ona göre bunları, kuvvet ilişkileri arasındaki etkileşimin nedeni değil sonuçları olarak görmek gerekir – birincil ve üretici aşamalar değil, ikincil ve türemiş aşamalar olarak. Bunlar, kuvvet ilişkilerinin dış hatları, buzdağının görünen yüzleridir. Devlet aygıtları, hukuk, ve toplumsal hegemonya, daimi bir kaynama noktasındaki gündelik savaşların koyu zemini üzerinde belirginleşerek ortaya çıkan figürlerdir.

Foucault’nun, 1970’lerin hâkim Marksizmine karşı öne sürdüğü bir iddia, bu noktayı açık seçik ortaya koyuyor:

“Bana öyle geliyor ki, iktidar ilişkilerinin bütününü dayatan, burjuva sınıfı (veya onun bilmem hangi bileşeni) değil. Şunu söyleyebiliriz: Bu sınıf söz konusu ilişkileri kendi lehine kullanıyor, bunlardan faydalanıyor, bunları değiştiriyor, bazılarını pekiştirip bazılarını zayıflatmaya çalışıyor. O zaman, bütün bu ilişkilerin türediği tek bir odak noktası yok; toplamda bir toplumsal sınıfın diğeri üzerinde, bir grubun bir başka grup üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılan, birbirine bağlanmış iktidar ilişkileri var.”

Katalan gazeteci Jordi Évole, Uruguay Devlet Başkanı Pepe Mujica’yla yaptığı meşhur söyleşide, seçim programını hayata geçirip geçiremediğini sormuştu. Mujica gülerek, “Tabii ki hayır.” demişti: “Siz Başkan’ı, her istediğini yapan bir kral mı sanıyorsunuz?” Mujica bu sözlerinde hafiften “Foucaultcu bir ders” veriyor, politik iktidarın neyi yapıp neyi yapamayacağının toplumsal kuvvet alanıyla koşullanmış olduğunu söylüyordu (bu kuvvetlere, neoliberalizmin amaçlarına ulaşmak için diktiği hukuki çerçeve, toplumdaki öznelerin arzuları ve beklentileri vs. de dahil).

İktidar, işgal edilebilecek veya ablukaya alınabilecek ayrıcalıklı bir yerde bulunmaz. 20. yüzyılın hegemonik devrimci paradigmasının krize girdiği nokta da burası. Toplumsal kuvvet alanıyla ilişki olmaksızın, bu yer boş, bu iktidar iktidarsızdır.

İki: Direniş Meselesi

“İktidarın olduğu her yerde direniş de vardır” lafı Foucault’nun ünlü deyişlerinden biridir. İktidarın tek bir noktada (liderler, politik zümre vs.) yoğunlaşmaktan ziyade toplumun her köşesinde üretilip etrafa yayıldığı görüşü, tahakkümün kadir-i mutlaklığı hakkında kötümser bir tez değildir. Bilakis: İktidarı güç ilişkileri olarak tarif etmek, onu, bir eylemle diğer bir eylem arasındaki ilişki olarak tahayyül etmek anlamına gelir. Bir güç edimine cevaben bir başka edim. Güç, edilgin bir nesneye değil, her zaman eylemeye ve öngörülemez bir tepki vermeye muktedir bir başka özneye uygulanır.

Foucault, 1977 tarihli bir söyleşide her tür direnişi “plebler” olarak adlandırır. Plebler, somut, lokal ve yerleşik iktidar işlemlerine karşı bir o kadar somut, lokal ve yerleşik bir tepkidir. Gücünü tam da buradan alır: İktidara, tam da uygulandığı noktada tepki verir; bir başka yerde değil.

İkincisi, plebler sosyolojik bir gerçeklik değildir (bu tabir, ortak bir çıkara sahip olanlara ya da aynı sosyal koşulları paylaşanlara atıfta bulunmaz); tam tersine verili kimliklerin çökmesidir plebler. Pleblerden anlaşılması gereken, halk, fakirler ya da dışlanmışlar değildir: “bedenlerde, ruhlarda, bireylerde, proletaryada, ama aynı zamanda burjuvazide çeşitli formlarda, enerjilerde ve tekilliklerde dışarıya doğru genişleyen plebyen bir yan vardır”. İktidar bloğuyla direniş bloğu arasında ikili bir karşıtlık söz konusu değildir: İktidar da direniş de, her şeyin ve herkesin içinden geçer; hepsine nüfuz eder.

Son olarak, plebler bir töz* değil, eylemdir. “Plebler mevcut değildir, ama plebler vardır.” Dostluk mevcut değildir, ama dostluğun varlığını gösteren emareler vardır, demek gibi bir şeydir bu. Vuku bulduğu an dışında var olmayan bir şeydir plebler. Bir olgu, bir tezahür, bir olaydır.

Plebler gibi devingen, heterojen ve karmaşık bir gerçeklik örgütlenebilir mi? Tabii ki. Nasıl ki iktidar, birbirinden farklı somut ve münferit kuvvet ilişkilerini birbirine bağlayarak kapsamlı stratejiler üreten bir zincir meydana getirebiliyorsa, farklı direnişler de genel bir etki üretmek maksadıyla ‘stratejik bir şekilde düzenlenebilirler’. Bu genel etkiye devrim diyoruz.

Peki, nasıl? Öncelikle, örgütlenme hakkında düşünürken düşülmemesi gereken en az iki hata var: 1) Basitleştirme (yalnızca özdeş olanlar örgütlenebilir) ve 2) ayrılık (örgütlenebilmek için insanın, direnişlerin gerçekleştiği somut mekânlardan ‘dışarı çıkması’ gerekir). 20. yüzyıldan bildiğimiz ‘politik özneler’ (politik partiler ve silahlı gruplar) bu modeli takip eder: Kendilerini direnişlerin beyni ve eklemlenmesi olarak düşünür; gerçekte homojen, kapalı ve direnişlerin yaşandığı dünyalardan yalıtılmış mekânlar olarak kurarlar.

Dolayısıyla, plebleri stratejik olarak bir sisteme bağlayabilmek için, örgütlenmeyi, farklı direniş noktaları arasındaki ‘dolaşım’ üzerinden yeniden tahayyül etmek gerekiyor. Direnişlerin dağınık ve yerel karakterlerini üstesinden gelinecek bir engel olarak değil, potansiyel bir güç olarak düşünmek gerekiyor. Direnişleri, kendi dünyalarıyla hiçbir organik bağı olmayan merkezî formlar altında biraraya toplamaya çalışmaktansa, “bilgiden bilgiye, siyasallaşmanın belirli bir noktasından ötekine, kesişme ve mübadele noktaları şeklini alan yatay-geçişli bağları” nasıl kurabileceğimiz üzerine düşünmeliyiz.

Plebler birbirleriyle iletişim kurarak ve direniş pratiklerini genişleterek örgütlenirler. Foucault’nun 1978’de gerçekleşen atölye çalışmalarından bu kadar keyif almasının sebebi hiç kuşkusuz bu atölyelerin, direnişlerin farklılıklarını ve kendilerine has dünyalarını terk etmeden biraraya gelip paylaşımda bulunabilecekleri bir alan açmış olmasıydı.

Üç: Bilgi Meselesi

Şöyle diyor Foucault: “Ne zaman teorik bir çalışma yürütmeye kalksam, kendi üzerimde serimlenmesine tanık olduğum süreçlere ilişkin olarak yaşadığım deneyimlerin unsurlarından yola çıkarım”. Foucault, yaşanan deneyime ışık tutabilmek için zamanda ve uzamda çok uzun yolculukları (geçmiş asırlara, gizemli şahıslara, kayıp metinlere yapılan yolculuklar) göze alabiliyordu. Fakat, tüm bu titiz çalışma şimdiki zamanın “sorunları, ıstırabı, yaraları ve dertleri” hakkında düşünebilmek için yapılıyordu.

Burada mevzubahis olan şey, gerçek hayat deneyimine dayalı düşünme ile kitabi düşünme arasındaki fark. Kitabi düşündüğünüzde, kitaplar sizi başka kitaplara yönlendirir. Gerçek hayat deneyimine dayalı düşündüğünüz zamansa, kitaplar kişisel ve kolektif meselelerle yankılanır.

İnsan Foucault okuduğunda kendini daha bir güçlenmiş, akıllanmış, neşelenmiş hisseder – gelin görün ki onun yaptığı aslında işleri daha da karmaşıklaştırmaktır. Peki, bu nasıl mümkün olabiliyor? Sezgilerim bana şöyle diyor: Düşünmekten gelen neşenin, vardığınız sonuçların rahatlatıcı olmasıyla bir alakası yok; bu neşe daha ziyade belirli bir noktaya kendi başımıza erişebileceğimizi keşfetmekle alakalı. İnsanda kalıcı bir tesir bırakan bir deneyim bu: Kendimiz adına (ne olursa olsun) düşünmeye muktedir olduğumuzu bir kez ispat ettiysek eğer, demek ki bunu tekrar yapabiliriz.

“Öyle hakikat etkileri yaratmak istiyorum ki, henüz icat edilmemiş biçimlerde, tarif edilmemiş örgütlerde, kim dilerse onun tarafından yürütülebilecek bir savaş için kullanılabilsinler. Konuşmamın sonunda bu özgürlüğü, her kim onunla bir şey yapmak istiyorsa ona bırakıyorum.”

Teoriyi alet çantası olarak gören bir entelektüel (ki bu herhangi biri olabilir), bir guru, kâhin ya da rehber değildir; Foucault’nun “özgül entelektüel” olarak adlandırdığı kişidir. Özgül entelektüel, evrensel değerlerden ziyade somut durumların sözcülüğünü yapar. Takip edilmesi gereken çizgiler çizen kişi değil, ortaya serbestçe kullanılabilecek aletler koyan kişidir özgül entelektüel. Her şeyi bilen dış ses değil; bir mücadelenin gücünün sürdürülmesidir.

Çoğul Halde Düşünmek

1978’deki atölye çalışmalarında gerçekleşen tartışmalar “son derece politik” ti. Yine de Foucault “kültürel bir seferberlik”ten bahsetmeyi tercih etti. Neden? Bence, insanların görme ve düşünme biçimlerinde bir değişim gözlemlemişti. Kültürel ya da paradigmatik bir değişim. Peşinde olduğu “yeni politik hayal gücünün” belirli unsurlarına rastlamıştı.

Günümüzde Foucault’dan alabileceğimiz derslerden biri de şu: Küçükten büyüğe geçmekle ya da sokaklardan kurumlara (veya kurumlardan sokaklara) ‘sıçramakla’ politik düşünce olgunlaşmayacak; bunun için, kralın kellesini bir kalemde alarak, çoğul (halde) bir değişimi mümkün kılacak bir dil ve haritalar icat etmek gerekir.

 

Amador Fernández-Savater, Çeviri: Ayşe Boren, Elçin Gen

Kaynak: http://e-skop.com/skopbulten/foucaultdan-ders-cikarmak-yeni-bir-politik-hayal-gucu/2486

 

Editör’ün notu:

*Töz, değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan anlamındaki felsefi kavram. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan.

 

Dünyalılar (www.dunyalilar.org)

Tarih-i Kadim


İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
Gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya,
sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
Hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak.
Kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası:
Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de başlarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
Sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?
Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!
Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
- şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlamasi çaresizliğin,
kahrın iyilikbilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma -
bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe, sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
Binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
"Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
"Ortaksız" oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
"Ne bileyim? " diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kimbilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

En zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin işin nereye varacağını.
"şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.

Tevfik Fikret

Marx'ın AKP ve Erdoğan Eleştirisi

Xezal-Nizam Karaağar (28.09.2014)

24 Şubat 1848’de başlayıp 2 Aralık 1851’e kadar devam eden ve Louis Bonapart’ın “Hükümet Darbesi”yle yeni bir evreye giren olaylar dizisi, Fransız düşün ve siyasal gözlemcilerini, fena halde şaşırtmış ve şaşkınlık her zamanki gibi, öfke ve teslimiyet gibi iki ayrı semptomu köpürtmüştü.


Victor Hugo, “Küçük Napolyon” diyerek, darbeye keskin bir nükte ile sövüp sayıyor, Prudhon “Hükümet Darbesi” broşüründe darbeden halkı sorumlu görüyor, burjuvazi, köylüler, zanaatkarlardan oluşan geniş bir kesim ise Bonapart’ı “büyük bir devrimci” olarak, coşku ile selamlıyordu.

Marx açısından her üç tutum da “Fransa’daki sınıf mücadelesinin, garip ve vasat bir adamın kahraman rolü oynamasını mümkün kılan koşulları ve ilişkileri” anlaşılır kılmadığı için yanlıştı ve devrimci mücadele ve direniş açısından bir anlamı olamazdı. Çünkü bu tutumlar, öfkeli bir küfürbâzlık, suçlayıcı bir gerekçecilik ve garip bir teslimiyetin fasit dairesi içindeydi.

Marx, ilkin Fransız Tarihi’ni yeniden incelemeye girişir. Özellik 1789’dan Napolyon Bonapart’ın kendisini İmparator ilan ettiği 1804’e kadarki süreci didik didik eder. Marksistlerin aksine Marx’ın elinde hiç bir zaman her olayı şipşak çözen sihirli bir formül olmamıştır. Yöntemindeki eleştirellik, diyalektik süreklilikler ve kopuşlar biçiminde, kendisini sürekli yeniler.

Engels ile birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’ndeki “alt yapı/üst yapı” analizlerinde indirgemecilikten, “Komünist Manifesto”daki, coşku dolu devrim çağrısı ve polemiklerden kaçınmaya başlar. Marx’ın Bonapartizm eleştirilerini içeren “18. Brumaire” i, sadece Hugo ve Prondhon’a dönük değil kendisinin daha önceden yaptığı analizlere dönük eleştiriler de içerir. Bu nedenle “Louis Bonapart ve 18 Brumaire”, sosyalist siyasetin imkânlarını, ufuk, derinlik ve süreklilik açısından, büyüten, kilometre taşlarındandır.

1848 Devrimi’nin dramatik yenilgisinin ardından, Louis Bonapart 10 Kasım 1848’de 7.8 milyon oyun 5.5 milyonunu alarak Cumhurbaşkanı seçilir. Ne var ki, Parlamento ve en yüksek temsil gücünü elinde bulunduran “Düzen Partisi”, İkinci Cumhuriyet’in sınırlayıcı eski statükosundan beslenen kanunlar, Bonapart ile bu güçler arasında bir çatışmaya yol açar. Anayasa gereği Cumhurbaşkanları dört yılda bir ve sadece bir kereliğine seçilebilirler. Cumhurbaşkanlığı’nın görev süresi azaldıkça gerilim yükselir ve 2 Aralık 1851’de bir darbe ile Bonapart rejime İmparator olarak el koyar. Haliyle, günümüzde “Bonapartizm” olarak bilinen siyasal yöntem, aynı anda; seçimi, temsili, darbeyi, anayasayı parlamentoyu, otoriterliği içeren bir bütünlüğe sahiptir.

Büyük bir çoğunlukla Cumhurbaşkanı olan Bonapart, darbe yaptığında da geniş bir kesim tarafından “düzenin (statükonun) gerici güçlerini tek başına alt eden” bir Devrimci olarak alkışlanır. Marx buna itiraz eder ve Bonapart’ın aslında bir Karşı-Devrimci statükonun sürdürücüsü olduğunu göstermeye koyulur. Marx açısından ilk sorun, sadece burjuvazinin değil, Alman İdeolojisi ve Komünist Manifesto’da, iktisadi açıdan en alt katmanlar olarak, devrimci cephenin en ön saflarında konumlandırılan kesimlerin, nasıl bir despota bel bağladıklarını açıklamaktır. Haliyle, 18. Brumaire’de Marx’ın öncelikli amacı, yapısal üretim ilişkileri içerisindeki konumu itibariyle devrimci komünizmi desteklemesi gereken toplumsal kesimlerin bile nasıl bir despota bel bağlayabildiklerini göstermektir. Ayrıca Bonapart gibi despot bir diktatörün rejimine duyulan inanç biçimde ortaya çıkan siyasal istikrar arzusunun altında, kapitalist bir toplumda ekonomik istikrara duyulan ihtiyacı keşfeder. Burjuvazi kadar köylüler, küçük işletmeciler, orta boy üreticiler, zanaatkarlar, işsizler de Bonapart’ı çıkarlarına uygun bir model olarak selamlarlar. Başka deyişle, 18 Brumaire, siyasal bir rejim ile iktisadi bir rejimin, her biri diğerini koşullandırmak suretiyle, karşılıklı olarak kuruluşunu inceler. Bu inceleme, dogmatik mantığın konformist beklentilerini karşılayacak biçimde, “ezen-ezilen” politik kamplaşmasını, otomatik olarak ön plana çıkartmaz.

Bu, metafizik sırlar ve maddi araçlarla dolu politik tabloya “Fransızların yaptığı gibi, ulusların gafil avlandığını” itiraf etmekle sorun çözülmez diye itiraz eden Marx şöyle der:

Ne bir ulusun, ne de bir kadının, karşılarına çıkan ilk serüvencinin kendilerini iğfal edebildiği zaaf anı bağışlanır birşey değildir. Şeyleri bu biçimiyle sunmak sorunu çözmez, ancak başka bir biçimde ifade etmiş olur. 36 milyonluk bir ulusun nasıl olup da üç dolandırıcı tarafından gafil avlandığı ve direnç göstermeden tutsak alındığı, açıklanması gereken birşey olarak kalır.

Amca Napolyon’un durumu bir trajedi iken yeğen Bonapart’ınki ise komedidir. Marx Bonapart’ı “komedyen” ilan ederken, hicvin ciddiyetinden faydalanır, basitleştirmesinden değil. Bonapart, 20. yüzyılda ve günümüzdeki tüm despotların, diktatörlerin protipini oluşturuyordu. 18 Brumaire’de Marx, bu olaylar ile temsili parlementer sistem arasında doğrudan bir ilişki kurar.

Demokratik temsilcilerin hepsinin gerçekten de dükkân sahibi oldukları ya da dükkân sahiplerini ateşli bir şekilde destekledikleri de pek söylenemez. Gökyüzü yeryüzünden ne kadar uzaksa, bu temsilciler de eğilimleri ve bireysel korumları itibariyle onlardan o kadar uzak olabilirler... Burjuvazinin sözcüleri, yazar çizerleri, platformu ve basını, kısacası burjuvazinin ideologları ve burjuvazinin kendisi, temsil edilenler ile temsilciler birbirine yabancılaşmışlardı ve artık birbirilerini anlamıyorlardı.

Marx açısından Bonapart sorunu

Devasa bürokratik ve askeri örgütlenmesiyle, geniş ve suni devlet çarkıyla, sayıları yarım milyonu bulan bir sürü memuruyla ve yine yarım milyonluk ordusuyla bu yürütme gücü, Fransız toplumunun gövdesini bir ağ gibi sarıp onun tüm gözeneklerini tıkayan bu devlet verici asalak yapı”sıyla bir devlet iktidarı sorunuydu.

“Çünkü” diyordu Marx

Devlet kendini ancak ikinci Bonapart zamanında tamamen bağımsız kılmış gibi görünüyordu. Devlet çarkı, sivil topluma karşı olarak, kendini baştan aşağı sağlamlaştırmıştı.



Victor Hugo, Proudhon ve Saint Simoncular, Bonapart’ın meclise girişini ve temsili demokrasi ile cumhurbaşkanı olmasını desteklemiş, peşinde gelen “Bonapart’ın darbeci, diktatöryel” yönlerini görünce bu kez hayal kırıklığı içinde, nükteli küfürlere ve toplumu suçlayan garip tavırlara sürüklenmişlerdi. Marx açısından bu savrulmanın nedeni, devletin özellikle kriz aşamalarında, neleri başarma gücüne sahip olduğuna dair “gizemin” çözülmemiş olmasıdır.

18 Brumaire, Marx’ın Kapital’e zihinsel hazırlığı gibidir. 18 Brumaire’den Kapital’e Marx’ın eleştirel düşünce dünyası, kapitalizmin, heterodoks, kaotik, süreklilikler ve kopuşlara dayanan evrenine, yepyeni bir bakış açısı kazandıracaktır.

Marx’a göre (1850’lerden sonraki fikirlerinde) Kapitalizmin kökeninde bir üretim faliyeti olarak ekonomi değil, “tefeci ve tüccar sermayesine dayalı olan kamu kredi sistemi vardır ve manifaktür çağı boyunca bütün Avrupa’yı sarmıştır.” Kapitalizm henüz bir üretim sistemi olarak belirmeden önce, devlet aygıtına yerleşmiş ve hukukun yardımıyla manifaktür üzerinden peyderpey üretime nüfuz etmiştir. Marx’ın sosyalizme doğru ilk adımını Hegel’in Hukuk ve Devlet Felsefesinin Eleştirisi ile atması, bu perspektiften bakıldığında son derece anlaşılırdır.

Tefeci ve tüccar sermaye, devlet eliyle, sanayi ve banka sermayesine dönüşecek ve 1870’ler sonrasında betimlendiği şekliyle değil, her aşamada hem iç içe hem de çatışma halinde olacaktır. Bu iki sermaye türünün ilişkileri lokal değil diyalektiktir. Devlet eliyle banka ve sanayi sermayesi olarak meşruiyet ve resmiyet kazanan bu iki sermaye, siyasal yapıları ve bu siyasal yapıların sermaye ile ilişkilerini, dogmatik anlatılarla şablonların ötesine taşıyacaktır.

Marx’a göre ulusal zenginlik denilen modern verinin halkın mülkiyetinde olan yegane kısmı, devlet borçlarıdır. Bundan dolayı, bir halk ne kadar borçlu olursa o kadar zengin olur diyen modern doktrin zorunlu bir sonuçtur... Kamusal borçlanma, bir sihirbaz değneği gibi, başı boş duran paraya bir çoğalma gücü kazandırır ve onu sermayeye çevirir; hem de bunu sanayi ve hatta tefecilik alanına yatırılması halinde paranın katlanmak durumunda kalabileceği zahmet ve risklere maruz bırakmaksızın yapar. Devletin alacakları gerçekte hiçbir şey vermezler; çünkü borca dayalıdırlar. Devlet borçları, desteklerini, yıllık faiz vb. ödemelerini karşılamak zorunda olan kamu gelirlerinde bulduğu için, modern vergi sistemi, ulusal borçlanma sisteminin zorunlu tamamlayıcısı olmuştur... Marx, bu konuda Montesquieu'den bir alıntı yapar; "Moğollar Avrupa'yı bugün istila etselerdi, onlara, bizdeki finansçının ne olduğunu anlatmak güç olurdu"

Bu anlatı, iç pazarı, dünya pazarını, devleti, en milliyetçi olanının dahi neden küresel sermayeye bağımlı olduğunu, burjuvazinin nefret etse bile istikrar için mecburen Bonapartlara itaat ettiğini, toplumun "ulus ya da sınıf" formlarıyla sisteme entegre edildiğini, mit ile rasyonalizmin aynı şeyi birlikte yüceltip aynı anda lanetlediğini ya dinsel bir ideoloji ya da dinselleşmiş bir dünya dininin yaratıldığını... açıklar.

"Küçük Napolyon"

Sıradışı yönleri yok muydu Bonapart'ın? Vardı şüphesiz. Amcası Waterloo Savaşı sonrası St. Helena adasına gönderilince, Bonapart soyadı için Fransa, tekin bir yer olmaktan çıkmıştı. Bonapart önce İngiltere peşinden Amerika'ya sürgün edilmişti. 1848'in çalkantılarından uzakta kalmış ve bir prensten ziyade, bir yurttaş olarak dönmüştü Fransa'ya. İç savaşı dışardan izleyen birisi olarak, tüm kesimlerin arzularını ve zaaflarını gözlemleme fırsatı bulmuştu. Ve bunu kurnazca istismar edecekti. 10 Kasım 1848 seçimlerinde kayıtlı seçmenlerden (7,5 milyon) 5,5 milyonunun oyunu alarak Cumhurbaşkanı seçildi. En yakınındaki aday 1.5 milyonda kalmıştı. Devrimcilerin barikat savaşlarında parçalanarak yıktığı statükonun üstünde, gerçek bir bedel ödemeden Cumhurbaşkanı olarak yükselmişti. Parlamento ve yasaları daha ilk andan itibaren önünde engel olarak görmeye başlamıştı. Anayasa'ya göre ikinci kez seçilmesi imkânsızdı. Yeni seçim tarihi yaklaştıkça, gerilim artıyordu. Nihayetinde, bu gerilim 2 Aralık 1859 darbesiyle son buldu ve Louis Bonapart, 3. Napolyon olarak Fransa'ya el koydu. Çokluğun Cumhuriyet'i bir imparatorun şahsında diktatörlüğe dönüşmüştü. "Küçük Napolyon"un tasfiye ettiği İkinci Cumhuriyet ise, 1848 Devrimi’nin yozlaşmış dönüşümüydü. Yeni bir Cumhuriyet’ten çok restorasyondu.

İmparator olur olmaz, kesenin ağzını açtı, kendini destekleyenlere yüksek sübvansiyonlar sağladı. Başta Paris olmak üzere, Fransa'nın belli başlı şehirlerini günümüzün diliyle "Kentsel Dönüşüm"e tabi tutarak, birer inşaat sahasına çevirdi. Amcasına göre epey uzun ve iri sayılırdı, Paris'i bu büyüklüğünü belirginleştirecek heykellerle doldurdu.

İmparatorluk Vizyonu ile Fransız Halkı'na eski günlerdeki gibi "şahlanma" ve "Avrupa’nın yeniden büyük gücü" olma vaadinde buunuyordu. Kendi rejiminin temel ekonomik direğini oluşturan Crédit Mobillerin aşırı spekülasyonlar sonucu yaşadığı krize rağmen, Mısır'daki Süveyş Kanal'ı için yüksek paralar harcamaktan geri durmuyordu.

Stratejik Dış Politika vizyonuyla amcasının hayallerini gerçekleştirmeye çalıştığında ise, Fransa'nın neredeyse başı belaya giriyordu. İtalya politikasından dolayı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’yla, Polonya Meselesi’nden dolayı Rusya ile, Meksika sorunundan dolayı ABD ile, Alsace-Lorraine'den dolayı Prusya ve Amcası'nı taklit girişimlerinden dolayı İngiltere ile karşı karşıya gelmişti. Çağdaşı Bismarck için politika "güç ile amaç arasındaki geometrik uyumdan" ibaretti, Napolyon için ise geçmişten gelen Büyük Fransa vizyonuydu. 1870'te Prusya karşısında ağır bir yenilgi aldığında, bütün bunların ne anlama geldiğini öğrenecekti. Bismarck, Prusya Devleti'ni Paris'in Versailles Sarayı'nda Alman İmparatorluğu olarak ilan ettiğinde 3. Napolyon'un stratejik vizyonu, stratejik bir felç olarak, Fransa'nın felaketi olacaktı.



KAYNAKLAR



1 Marx, Louis Bonapart 18 Brumaire.

2 A.g.e.

3 A.g.e.

4 A.g.e.

5 A.g.e.

6 A.g.e.

7 Marx-Kapital 1. çev: Mehmet Selik - Mail Saz.

8 A.g.e.

9 A.g.e.

10 A.g.e.

11 A.g.e.

Birikim

Soluk Mavi Nokta

Dinlemesini, okumasını bilen bir insanı hayatı boyunca en derinden etkileyecek yazılardan birisidir bu. Defalarca okunması ve okutulması gerekir…


Voyager 1’in 1990 yılında 6.4 milyar kliometre uzaktan çektiği Dünya fotoğrafı.

Voyager 1 uzay aracı, NASA tarafından fırlatıldığı 5 Eylül 1977’den bu yana 20 milyar* kilometreden fazla yol aldı. 2013 Eylül ayında NASA tarafından yapılan açıklamaya göre de, güneş sisteminden tamamen ayrılarak yıldızlar arası alana girdi.

Voyager 1’in üzerinde bulunan altın kaplama plakada; Güneş Sistemi’nin bulunduğu yer ile dünya üzerindeki dillerden oluşan elli dokuz farklı selamlamanın yanı sıra, balinaların şarkıları, bir annenin yeni doğmuş bebeğine ilk sözleri, yeni aşık olmuş bir kadının beyin dalgaları gibi kayıtlar da bulunuyor. NASA, tüm bunların bir milyar yıl yaşayacağını hesaplıyor. Günün birinde de, Dünya dışındaki başka canlılara ulaşabileceğini.

14 Şubat 1990’da NASA, asli görevini tamamlamış ve artık Dünya’dan epeyce uzaklaşmış olan Voyager 1’e yeni komutlar yollayarak Güneş Sistemi’ndeki tüm gezegenleri fotoğraflamasını sağlamış.

Voyager 1’in, Neptün’ü geçtiği zaman kamerasını geri çevirip ‘Dünya’yı; uçsuz bucaksız bir evrende devasa yıldız bulutları arasında salınan bu narin, soluk mavi ışık noktasını son bir kez kaydetmesini isteyen de, NASA’nın danışmanlarından ve Voyager görüntüleme ekibinden Carl Sagan olmuş.

Daha sonra sagan, ‘Soluk Mavi Nokta’adını verdiği o fotoğraf üzerine şöyle yazmış:

“O nokta burası. Yuvamız. O, biziz.

Üzerinde, sevdiğiniz herkes, tanıdığınız herkes, adını duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş bütün insanlar, kendi hayatlarını yaşadı. Her neşemiz ve ıstırabımız, binlerce din, ideoloji ve ekonomik doktrin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve her korkak, uygarlığı kuran ve yıkan herkes, her kral ve her köylü, aşka düşmüş her genç çift, her anne ve her baba, umut dolu her çocuk, her mucit ve her kaşif, her bir ahlak hocası, her bir yolsuz politikacı, her süperstar, her büyük lider, her aziz ve her günahkâr, türümüzün tarihindeki herkes… burada yaşadı. Güneş ışınlarına asılı duran bir toz zerreciğinin üzerinde…

Dünya, engin bir sahnenin çok küçük bir parçası.

Bütün o imparatorlar, generaller ve diktatörler tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün. Onlar ki zafer anlarında, ufacık bir noktanın çok küçük bir kısmının ‘anlık’ hakimleri olabildiler. Yaşattıkları sonsuz zulmü düşünün…

Bu noktacığın bir köşesini mesken tutmuş sakinlerin, başka bir köşesinde, başka sakinlere yaptıkları zulmü düşünün. Ne çok yanlış anlaşılma yaşadılar. Birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklıydılar. Nefretleri ne kadar büyüktü…

Tavrımız, kendimizi önemli sanışımız, evrende ayrıcalıklı olduğumuz yanılgısı, bu soluk mavi noktada sınava tabi tutuluyor.

Gezegenimiz, onu çevreleyen geniş kozmik karanlıkta yapayalnız bir nokta.

Bu enginlikte, bu önemsizliğimizde, bizi kendimizden kurtaracak yardımın, başka bir yerden gelebileceğine dair bir işaret yok. Dünyamız, şimdiye kadar yaşama ev sahipliği yaptığı bilinen, tek gezegen. Türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. En azından yakın gelecekte. Ziyaret etmek mümkün. Yerleşmek, henüz değil…

Hoşunuza gitsin gitmesin, şu an için dünya, barınabileceğimiz tek yer.

Astronominin, tevazu öğrettiğini ve karekteri şekillendirdiğini söylerler. İnsanın ahmakça kibrini, bu uzak görüntüden daha iyi temsil eden bir şey olacağını sanmam. Bence bu, sorumluluğumuzun altını çiziyor. Birbirimize karşı daha nazik olmalı ve bu soluk mavi noktayı koruyup el üstünde tutmalıyız.

Bildiğimiz tek yuva, o…”

Carl Sagan, Soluk Mavi Nokta (Pale Blue Dot), 1994

Matematiksel

CEHENNEM (Bir dogmanın gerçeği)

13.07.2015

Cem İşmen:

Cehennem kelimesinin kökeni İbranice’de bir kelime olan ‘’Ge-Hinnom'’dur.’
’‘’Ge’’ vadi, ‘anlamına gelir. ’’Hinnom’’ ise bir isimdir.

Yani ‘’Ge–Hinnom’’ ‘’Hinnom Vadisi’’ demektir.

Bu sözcük İngilizceye Gehenna, Fransızcaya da Géhenne olarak geçmiştir.
Vadilerin ömrü insanlardan ve dinlerden çok daha uzun soluklu olduğu için Hinnom vadisi halen mevcut ve Kudüs’ün güney batısında yer alıyor.

Peki Hinnom vadisi ne olmuş da Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında ki cehenneme dönüşmüş?
Kardeş çocukları olan Filistinliler ile Yahudilerin günümüzde birbirini yediği antik Kenan (Filistin) diyarında eskiden korkutucu bir Tanrı yaşarmış.
İsmine Molok (Moloch, Molek) derlermiş. Kendisine tapanlardan da habire kurban istermiş ama sıradan kurbanlar değil. Çocukların kendisine kurban edilmesinden çok hoşlanırmış. Molok’un Gehinnom vadisinde altında sürekli ateş yanan bir ızgaranın bulunduğu putu varmış.
Molok’a tapanlar ilk doğan çocuklarını bu ızgaraya atar ve yakarak Molok’a kurban ederlermiş. Anneler, babalar yanan çocuklarının çığlıklarını duyup pişman olmasınlar diye de kurban töreni sırasında sürekli davul çalınırmış.

Gel zaman git zaman M.Ö. 7. Yüzyılda Yoşiyahu (Josiah) isimli aklıselim bir Yahudi kral başa geçer ve Molok’a tapınılmasını
ve çocuk kurban edilmesini yasaklar. Bu tarihten sonra Hinnom vadisi Kudüs’ün çöplüğü haline gelir. Ayrıca gömülmeye değer bulunmayan idam edilmiş suçluların cesetleri de buraya atılmaya başlanır. Çöplerin, cesetlerin kokularından ve hastalık yayma risklerinden kurtulmak için bugün de kullanılan basit bir yönteme başvurur antik Kudüslüler. Çöpler ile cesetleri yakarlar.

Hem eskiden burada yakılarak insan kurban edilmesi hem de daha sonra suçluların (günahkârların) cesetlerinin burada yakılması, ölümden sonra yakılarak cezalandırılma inancını doğurmuş. Bu mit önce Yahudilikte yerini almış, oradan Hıristiyanlığa ve sonra son büyük tek tanrılı din olan Müslümanlığa geçmiş.

Eski Ahit Yeremya 32: 35’de Hinnom vadisinden bahsedilir. ’’ Ben-Hinnom Vadisi'nde ilah Molek'e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal'ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda'yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.’’

Markos İncilinin 9: 43-47: numaralı bölümü de Hinnom vadisinin dehşetinden bahseder.

— Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir.
– Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir.
– Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı'nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir.
Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez.’’

Kur’anın Zuhruf suresinin 77. ayetinde de cehennem bekçisi ile günahkarlar arasında geçen diyalog anlatılır. ’’ Onlar cehennem bekçisine: «Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.» diye seslenirler. Mâlik de: «Siz böylece kalacaksınız.» der.’’

Peki Kur’anda cehennemin bekçisi ve meleği olarak tasvir edilen bu Malik kimdir?. Yoksa eski bir tanıdık mıdır?
‘’Malik’’ Sami dillerinden biri olan İbranice'deki ‘’MLK’’ kökünden türemiştir. Melek, malik, mülk, melik,memlük gibi kelimelerin köken aldığı "MLK" kökü aslında Tanrı Molok'un adıdır. Yani kurnaz tanrı Molok yok olmamış, arka kapıdan yeni dinlere sızarak kendine malik ve melek adıyla yer bulmuştur.

Velhasıl kelam ; Molok'a çocukların kurban olarak sunulduğu Ge-Hinnom Cehenneme, Molok ise Malik’e, Melek’e dönüşmüştür.

Fotoğraf Hinnom vadisinin panoramik görüntüsüdür. Artık insanlar yakılmadığı için korkutucu bir görüntüsü yoktur.

Ancak görüldüğü üzere imar kirliliğinden o da nasibini almıştır.

-29/8/2014



Amerikan Rüyası ve Bob Dylan

08.01.2008
Yiğit Tuncay

Avrupalı beyaz adam ilk önce Grönland'ı X. yy. da buldu. Büyük bir ihtimalle Kuzey Amerikanın Vinland adını verdikleri doğu kıyılarında bazı noktalara yerleştiler. Ancak fazla tutunamadıkları gibi, bu keşifler Ortaçağın coğrafya bilgilerinde de hiç bir iz bırakmadı. Yeni kıtayı dünyaya tanıtmak şerefi, 1492'de Hint adaları sandığı Antil adalarına ulaşan Kristof Kolomb'a nasip oldu. Bu keşfi geliştirmek ve tamamlamak da yol arkadaşlarına düştü. Floransalı Amerigo Vespucci'nin Güney Amerika kıyıları yolculuğu, keşiş Martin Waldseemüller'e, 1507'de Saint Die'de yayınladığı Batlamyus Atlası'nda Amerika (America) adını ilk defa kullanmayı ilham etti. Yeni zenginlikler ve topraklar peşinde olan Avrupalı beyaz adam, ihtiyaç olarak gördüğü yayılmacılığının kaçınılmaz keşfini gerçekleştirmişti. Evet burası Asya'nın bir ucu değildi. Eski dünyanın bütün anlayışını taşıdığı bu kıtaya "yeni dünya" dedi beyaz adam.
dönüşü olmayan bu acımasız köklü dünya sisteminin dişlileri arasında, ezilenler arasında yerlerini aldılar. Göçler sürdü, İngiliz ve Fransız bayrakları yeni kıtada kendini gösterdi. Kıtaya Kastilya Krallığı'nın ilkelerini getiren İspanyollara karşılık olarak İngilizler 1919'da Jamestown kilisesinde ilk "burjuvalar meclisi"ni topladılar. Kızılderili yerliler boyun eğmeyince, Virginia'daki tütün tarlalarında çalışacak olan köleler, Afrikalı zenciler olmuştu.

1620'de Kıtadaki İngiliz sömürgeciliği genişlemeye başladı. Ülkelerindeki yüksek rahipler sınıfının sömürü ve ahlaksızlığından kaçan bu İngilizler, kendilerini temiz ve namuslu anlamına gelen Puritains tanımlaması ile adlandıran reformistlerdi. Hollanda'dan yola çıkan bu koloninin mensubu olan subaylar, Amerikan İhtilali'nin Yankee kurmayları oldular. Fransızlar Kanada'dan sonra Missisippi'ye kadar indiler. Yeni kurdukları yerlere Saint Louis ve Louisiana adlarını verdiler. Sömürgeleri salt silah gücü üstüne inşa etmişlerdi. Bu toprakları işgal eden İtalyan asıllı Fransız komutan La Salle'ın ölümünün üstüne Louisiana'yı kuran John Law oldu. İskoçyalı John Law, bir ülkenin refahını değiş tokuş araçlarına bağlıyor ve bu aracı kağıt para olarak belirliyordu. Böylelikle Law Merkantilizm doğmalarını son ucuna kadar yürüterek bu dogmaları karşıtlarıyla birleştirdi.

Fransız sömürgeleri silah gücünün yanı sıra, böyle bir yöntemle para ve altına yönelik bir sistem kurdular. İngilizlerden daha yumuşak davranmaya özen gösterdiler. Sömürgelerin kozmopolit olmayışı, kızılderililere "insanca" yaklaşımlarına rağmen on üç İngiliz sömürgesinden daha az bir nüfusa sahiptiler. Göç İngilizlerin sömürgelerine akıyordu. 1758'de Fransız ve İngilizlerin çarpışması Fransa İmparatorluğu'nun Amerika'daki sonu oldu. İlk sömürge bağımsızlık savaşının ardından 7 yıl savaşlarında Fransızlara karşı savaşmış olan Virginia'lı çiftçi George Washington, Yorktown'da İngiliz kuvvetlerini teslim almaya zorladı.

Amerikan İhtilali çok sancılı oldu. Böylelikle Avrupalı beyaz adam başka bir kıtada kendini başka biçimde yaratmanın yollarını bulmuştu. Birleşik Devletler ağırlıklı olarak İngilizlerin hakimiyetindeydi. 1861'de iç savaş çıktı. Güney eyaletleri ile Kuzey eyaletlerinin savaşı sonucunda ortaya çıkan "Azatlık Bildirisi" oldu. Köleliğin kanun dışı bırakılması, köle olarak çalışan insanların yine de garantisi olmadı. Birleşik devletlerin inşa sürecinin işçiliğini onlar yaptılar. Demiryolu yapımında, tarlalarda, kentlerin kurulmasında bütün yükü onlar çektiler. Böylelikle ekonomik faaliyetin bizzat kendi niteliğinden ötürü değer kazandığı yerlerde, burjuvazi daha yoğun bir gelişme göstermişti. Kuzey bölgeleri bu gelişmenin en çok olduğu bölgelerdi. Max Weber'in protestan ahlakı ile kapitalist zihniyet arasındaki bağlantıya işaret edişini hatırlatmakta yarar var sanırım. Kendi yasasını izleyen burjuvazinin yükselişine A.B.D. tipik bir örnektir.

Avrupalı insanın yeni dünya arayışı, sömürgecilik tarihine yeni bir ülke daha eklemişti. 20. yy.'ın başında atlası açıp bakanlar bir önceki yüzyıldaki Avrupa egemenliğini rahatlıkla görebilirdi. Oysaki yeryüzü, güneş sistemlerinin bulunduğu gün, daha doğrusu, sonsuz küçük kavramının ortaya çıkışı ile daralmaya başlamıştı bile. Birdenbire çağı tanımlamaya yarayacak olan buharlı makinenin icadı, uygarlıkları yeniden sınıflandırdı. Fabrikalar madenle işbirliği yapmaya başlamış ve başka türlü bir yaşam anlayışı biçimlenmeye başlamıştı. Yayılmaya başlayan özgürlük tutkusu insanın gelişmesinin habercisi oluyordu. Birçok bakımdan 18. yy.'a yakın ama onun akılcılığına sırt çeviren romantizm, buharın ve yükselmekte olan kapitalizme karşı duygusal tepkisini göstermeye başlamıştı bile. Gerçekçilik ve doğalcılık demir ve altın uygarlığına karşıdan bakmayı yeğlemiş, bilimcilik umut içinde ışık saçarken; olguculuk insanoğlunun aklını mekanikleştirmişti. Öznel idealizm ise tüm zamanlara yayılacak ikamesini gerçekleştiriyordu. Belirsizleşen, iki yana da çekilebilir hale gelen kesinliklerin sarsılmasıyla Avrupa anlıkçılığı (entellektüelizmi) düşüşe başladı.

Bilimde gelişmeler oldu. Artık buluşların ve ilerlemenin ne anlama geldiğini yeniden düşünmek gerekliliği ortaya çıktı. Liberal ekonominin havarileri ve kodaman hisse senedi sahipleri kurtuluş umudunun kendileri olduğunu söylüyorlardı. Bütün bunlara karşılık Lenin'in kaleminden Marksizm kendini dünyaya tanıtıyordu. Rusya'daki devrim sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu ilk deklare eden girişim oldu. Avrupanın hızı kolay kolay sindirilmeye yanaşmamıştı. Akkor lambasını, dinamoyu, sinemayı, telsizi geliştiriyor, otomobil ile uçağı yaratıyordu. A.B.D.'nin kuzeyi bu hızı benimsemişti.

Avrupa'nın yaşadığı bu makineleşme sanatta ve kültür hayatında etkisini bulmuştu. 1910'lu yıllarda fütüristler ortaya çıktı ve makineleşmeyi insanlığın ilerlemesi olarak algılayıp desteklediler. Olguculuk tam anlamı ile zirveye tırmanmıştı. Kapitalist paylaşım savaşı ile birlikte Avrupa'da dışavurumcu hareket kendini gösterdi. Bu sanat akımı, bilimdeki gelişmelerden, kentlerin makineleşmiş boğuculuğundan etkilenen bir kuşağın sesiydi. Geçmişteki sanat akımlarına tepki duyan bu kuşak mekanikçi aklın karşısına sezgici aklı koyuyor ve savaşın acıları içinde hezeyana düşen öznel- idealist bir çizgi izliyordu. Ardından dadaizm geldi. Savaşın yaratığı dehşete karşı anlamsızlığı, akıl dışılığı ve alaycılığı ön plana alan bu ekol geleneksel toplum düzenini ve alışılmış kültür değerlerini yıkmayı amaçlıyordu. Sanatın o güne kadar gelmiş değerlerine sanatla karşı çıkıyorlardı. Dünya sanatına kolaj anlayışını ilk olarak onlar getirdiler.

Amerika'lı sanatçılar ise hala İngiliz sanatının etkisindedirler. Özellikle "Georgian" dönemi şairlerinin yazınsal kaygıları Amerika'da etkilerini göstermiştir. Amerikan sanatı 20.yy başlarına kadar. Avrupadan izoledir. 1913'de New York'da açılan resim sergisinde Avrupa kübistik fütüristik ve mistik işler şok etkisi yapar. Bir anlamda modern Avrupa sanatı ile Amerikan sanatçısının ciddi olarak ilk karşılaşması gerçekleşmiş olur. Böylece modern sanat tartışmaları başlar bu ülkede. Geçmişle bugün arasında kurulan bir yol gibidir bu. Avrupa yazınına baktığımızda birbiriyle ilişki içinde olduğunu görürüz. Bu ilişkiler, sürekli bir birliktelik ve ardı ardına birbirini yıkan değişimler gösterir. Hareket ve yayılma halindeki yazın, yalnızca yayılmakla kalmamış,daha başka yazınlarda yaratmıştır. Amerika, Avustralya, Güney Afrika gibi topraklara yayılmasının yanı sıra, slav yazınını da etkilemiştir.

Amerika kıtasına baktığımızda iki yazınla karşılaşıyoruz; İngiliz- Amerikan ve İspanyol- Amerikan yazını. Bu iki yazın içinden İngiliz- Amerikan yazınına yöneldiğimizde karşımıza ilk olarak, 20.yy'a ait bir şair olan Walt Whitman çıkıyor. İngiliz-Amerikan şiirinin uyak ve koşuk kuralını yıkarak modern şiirin öncülüğünü yapan Walt Whitman, genelde şiirlerinde aşk, yaşama sevinci, demokrasi ve özgürlük gibi konuları işlemiştir. Böylece Walt Whitman, Amerikan sanatına geç gelen realizm akımınında habercisi olur. 1910-1920 yıllarında ortaya çıkan Amerikan realizmi, Amerikan sanatının "rönesans" devri olarak kabul edilir. Bu akımın şairleri o yıllarda "Poetry" adlı dergide toplanırlar. Bu şairler arasında bilimsel maddecilikten etkilenen Edwin Arlington, şiirlerinde sosyal konuları ve işçi sınıfını dillerinden Carl Sandburg, doğaya yönelik lirik ve dramatik dil kullanan gerçek bir realist Robert Frost gibi şairler vardır.

Plastik sanatlarda ise Marsten Hartley'in New york sergisinin ardından Amerikan modern sanatının üzerinde önemli etkisi olan Marcel Duchamp olmuştur. New York'ta ilk otantik American avantgarde grubunu oluşturmuştur ve New York dadaistleri olarak bilinen sanatçıların bir araya gelmesinin öncülüğünü yapmıştır.

I. kapitalist paylaşım savaşının ardından Amerikan edebiyatında yeni bir dönemin başlangıcı olur. Bu dönemde en çok göze çarpan şair T.S.Eliot, Amerikan edebiyatının dünyaya açılışının ilk habercisi olur. Gerçekte Amerikalı olan T. S. Eliot daha sonra İngiltere'ye yerleşerek İngiliz vatandaşı olmuştur. Çağını etkileyen bu şair, şiirde olduğu kadar tiyatro oyunları ve eleştiri yazılarıyla da dikkat çekmiştir. Çağdaş İngiliz-Amerikan edebiyatının önemli görülen şairlerinden Ezra Pound, şiirlerinde eski çağlara göndermeler yapan bir arkeolojiyi yansıtmıştır kendi dizelerinde.

Ezra Pound anti-Amerikancı bir çizgi izleyerek, 2. Dünya savaşında faşist İtalyan radyosundan Amerika'ya karşı propaganda yapmıştır. Sanatçı akıldışılığını "benim düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı ile bağdaştıran şair, yaptığı tuhaf konuşmalardan dolayı bir süre sonra Mussolini'nin sansürcüleri tarafından Amerikan ajanı olduğu gerekçesiyle radyo programı yasaklanmıştır. 2. Dünya savaşının sonlarına doğru Amerika'lılar İtalya'yı işgal edince, Ezra Pound yakalanmış ve bir kampta tutulduktan sonra Amerika'ya götürülerek bir akıl hastanesine kapatılmıştır. Akıl hastanesinde yatan şaire, Amerika'nın manevi değeri yüksek sayılan "Bollingen"yazın ödülü verilmiştir.

Dünya savaşı, Avrupa sanatında ekspresyonizm akımının sanatçılarını bir hayli etkilemiştir. Ardından gelen 2. Dünya savaşı, insanlar üstünde bıraktığı etkilerle birlikte sanatçıları da etkilemiş ve aynı zamanda ekspresyonizme duyulan tepkilerle birlikte dadaizm akımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Franko dönemini yaşayan ispanya ise, bazı Fransız sanatçılarında içinde bulunduğu sürrealizm akımının odağı olmuştur. Milyonlarca insanın kanda boğulmasına sebep olan yeni sistemin Avrupa'daki kurulma sancıları bir çok sanat akımında ifadesini bulmuştur. Avrupa'nın bu birikimi, Amerikan sanatında kendini farklı biçimde göstermiştir. Sürrealizm etkili ressamlar içinde Arshile Gorky, yapıtlarıyla soyut dışavurumculuğun (Abstract Expressionism) Amerika'da gelişmesine katkısı olmuştur. Böylesine soyut dışavurum dilinin oluşması, Amerikan edebiyatında 2. Dünya savaşı sonrasının özelliği olmuştur. Bu yansıma, e. e. Cummings'de rahatlıkla görülebilir. e. e. cummings şiirsel mantık,biçim, fonetik ve noktalama bakımından İngiliz- Amerikan şiirinden uzaklaşmış, bir kural dışılık içinde kendi kurallarını yaratmıştır. Bu tarz şiirin etkileri ülkemizde gelişen 2. Yeni akımda görülebilir.

I. Yaşanan iki büyük savaştan sonra, uygar acuna, çeşitli yollardan yayılmaya başlayan bu yeni dönem şiiri, İngiliz- Amerikan edebiyatının dışında bütün dünyada etkilerini gösterdi. Bazıları bu tarz şiiri herhangi bir akımın içine sokamadı. Kapalı, karanlık ve görüntü şiirdir diyenler oldu. Anlamlı şiir diyenlere karşılık, anlamsız olduğunu iddia edenler de oldu. Zaten, daha önceleri, sembolistler, sürrealistler, dadaistler ve imgeciler ortalığı yeterince karıştırmışlardı. Yaratılan simgeler öznel, dizeler savruk ve dağınık, denetsiz sözdizimi, sözcük örgüsü, diksiyon çok farklıydı. Aslında bilimde gelişmelere bakacak olursak, görecelik ve belirsizliğin ortaya çıkması ile birlikte felsefede ve sanatın bütün dallarında hayata geçmeye başlamıştı. Önceleri şiirin özünde gözüken bütünün parçalılığı, bu yeni dönemle birlikte kendini öz ile birlikte, biçimde de arıyordu. T. S. Eliot ve St. John Perse gibi şairlerin şiirlerinde bir karmaşıklık, bir güç anlaşılma, ya da anlamsızlık vardı. Ancak genç kuşak ozanlarının benimsediği ve bundan bir akım yaratmaya çalıştıkları şiirin yeni ustaları Amerika'lı e. e. Cummigs ve İngiltere'de doğup büyüyen ama, sonradan Amerika'ya yerleşen Dylan Thomas'dı.

Dylan Thomas'ın ilk kitabına tepkiler büyük oldu. Eleştirmenlerin çoğu şiiri deforme eden bir mantık dışılık ve disiplinsizlik olduğunu söylediler yazılarında. Bu şaşkınlıkla söylenenler doğru olabilirdi. Yine de Thomas'ın şiirleri bir kenara atılamadı. Çünkü bu şiirler anlaşılmadıkları ya da yanlış anlaşıldıkları zaman bile okuyucuyu etkileyebiliyordu. Şiirinde varolan bu belirsizlik, aslında öz olarak şiir sanatı kadar eski konuları işliyordu. Kişisel deneylerini evrenselleştirmede, kendine özgü bir dil, değişik simgeler yaratmış ve yıpranmış olan bu konulara yeni bir nitelik kazandırmaya çalışmıştı. Bu bakımından Thomas'ın diğer ozanlardan farklı yönü hiç bir sınıflandırmaya sokulamayışıdır.

Ve Artık Hükmü Kalmayacak Ölümün

Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.
Ölüler çırılçıplak birleşecek tek bir gövdede
Yeldeki ve batı ayındaki adamla;
Kemikleri ayıklanınca ve yitince arı kemikler
Yıldızlar olacak dirseklerinde ve ayaklarında;
Delirseler de uslu olacaklardır her zaman
Batsalar da denize doğacaklardır yeni baştan;
Sevenleri kaybolsa da sonrasız yaşayacaktır sevgi;
Ve artık hükmü kalmayacak ölümün

Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.
Kıvrımları altında denizin
Yatacaklar upuzun ölmeksizin yelcene;
Kıvranıp işkence aletleri üstünde
Adaleleri çözülünceye dek
Kayışla bağlasalar tekerleğe ezilmeyecekler
Avuçlarında ikiye bölünecek inanç,
Tek boynuzlu canavarlar yönetecek onları
Yıpratamayacakları her şeyi o paramparça kıracak;
Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.

Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.
Martılar ağlamayacak artık kulaklarına
Dalgalar kırılmayacak gürültülerle deniz kıyılarında;
Bir mayıs çiçeği soldu mu hiçbir çiçek
Başkaldırmayacak vuruşlarına yağmurun;
Çılgın ve ölü olsalar da çiviler gibi,
Başları çekiç gibi vuracak papatyalara,
Güneş batıncaya dek güneşte kırılacaklar,
Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.
Dylan Thomas

20.yy'da yaşanan gelişmeler bir birikimi ortaya koymuş, ancak, sanatın giderek yeniden bir üst kültür yaratacağı korkularını ve tartışmalarını başlatmıştı bile. Bu tepkiler, Amerika'da 1950- 1960 yıllarında bir alt kültür çalışmasını gündeme getirdi. Soyut dışavurumculuğa (Abstract expressionism) karşı reaksiyon olarak Pop art gelişti. Günlük yaşamda sanat, sanatta günlük yaşam tartışmaları yeni yapıtların sergilenmesini sağladı. Plastik sanatlarda Andy Warhol bu tarzın önemli taşıyıcılarından biri oldu.

Kısaca gözden geçirdiğimiz İngiliz- Amerikan şiirinin üstüne bir örtü çekilmek üzereydi. Amerika'da yepyeni bir toplumsal dalga gelmekteydi. Bu toplumsal dalga sanatta kendini başka bir yöne çekecekti.

Bu gelişmeler yıllarca yaşanan korkunç görüntülerin üstüne gençleri sokağa döken hem politik, hem de farklı bir özgürlük hareketinin başlangıcını oluşturuyordu. 1940'lı yılların sonlarında Avrupa ve Amerika'da kapitalist sisteme tepkinin ilk çıkışları başladı. Bu hareketler Beatles'dan Janis Japlin'e, Andy Warhol'dan Allen Ginsberg'e ve Ferlinghetti'ye, Abbie Hoffman ve Jerry Rubin'den, Guy Debord ve "Kızıl Dany"'ye kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. "Beat Generation" denilen A.B.D.'nde yaygınlık kazanmış olan bu akımın en ünlü temsilcisi Allen Ginsberg'di. Bu sanatçılar, hiçbir arka plan kaygısı duymadan pratik yaşamlarında izledikleri bütün çirkinlikleri yapıtlarına taşımaktaydılar ve toplumlarını kıyasıya eleştiriyorlardı. Allen Ginsberg 1956'da çığlık adlı şiirini yayınlamış ve bu şiir yeni kuşağı etkileyen en önemli şiirlerden biri olmuştur. A.B.D.'ndeki hareketler cinsel konularda sınırsız özgürlük ve uyuşturucuya yönelim göstermesiyle dikkat çekmiştir. Anti-kapitalist tutumları bu gençleri Doğu'nun gizemli dünyasına ve Zen Budizm'e yöneltmişti. Özgürlüğü böyle bir dünyada aramaktaydılar. Amerika'nın keşfinden bu yana gelen "Yeni dünya" anlayışı bir Amerikan kabusuna dönüşmüştü.

Avrupa'daki hareketler genelde bir öğrenci hareketi olarak tanımlandı. Bu bakımından Amerika'daki hareketlerden önemli bir farklılık göstermiyordu. Herbert Marcuse'nin iddia ettiği gibi, yeni bir toplumsal- devrimci özne arayışına tekabül ediyorlardı. Ancak, Amerika'daki hareket anti- militarist bir çıkış yaparken, Avrupa'daki hareketin söylemi böyle bir nitelik göstermiyordu. Bu nedenle Fransa'daki hareketin en önemli eylemi Sorbonne işgali olurken, Amerika'da Pentagon kuşatması olmuştur. Bu hareketler temelde dünya üstüne verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinden etkilendiler. Bu yüzden gösterilerinde Che, Mao ve Ho chi Minh posterleri taşımışlardır.

"Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi- yedi sent.
Kendi kafam bile bir destek değil bana.
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombasını da kıçına sok.
Kafam bozuk, Amerika, birde sen üstüme varma,
kafam yerine gelene dek şiir miir de yazmayacağım.
Söyle bana Amerika ne zaman melekleşeceksin sen?
Ne zaman anadan doğma olacaksın?
Ne zaman bakacaksın mezarlıktan Amerika?"
A. Ginsberg
("Amerika" şiirinden)

Alt kültürün savunucularından biri de Ginsberg'in yanı sıra Ferlinghetti'ydi. Beat kuşağının en aydın ozanı olarak gözüküyordu. Şiir sanatı ve sanatın bağımlılığı üstüne şöyle diyor;

"Beat Generation'ının yavruları bana şöyle dediler:
"Hem beat olup, hem de bağımlı olamazsın."
Haklısın, çok haklısın adamım.
"Yalnızca ölüler ve esrar çekip kafayı bulanlardır
her şeyi boşlayanlar. Bunlar anlaşılmaz kişilerdir."
demiştir W.S. Burrougs bir kez.
Ama ben onlardan değilim.
Hiçbiri değilim. İşte böyle adamım.
Tüm Beat Generation'ın varoluşçu olduğu hikayesi
üç paralık pırasa gibidir, yapmacıktır,
düzenbazlıktır."
Ferlinghetti

Bütün bunlara bağlı olarak Rock müzik 1960'ların başlarında doğdu. Daha geriye döndüğümüzde İngiltere ve Amerika'da 3000'e yakın halk şarkısını derleyen Cecil Sharp 20. yy. İngiliz müziğine öncü olmuştur. Bu arada, Amerika'da aynı dönemlerde (20. yy. başları) hakim olan müziğin "blues" olduğunu görüyoruz. Rock müziğinin kökeni olan bu müzik türü, Amerika'lı zencilerin 'sprituals'larından doğmuştur. Bunun yanı sıra iş şarkıları ve hapishane şarkılarının da sprituals'larla içiçe girmesi, yeni bir tür olarak 'blues'u doğurmuştur. Blues müziği bir anlamda baskı, yoksulluk içinde yaşayan zenci, işçi kesiminin hüzünlü yaşamlarını yansıtır. Ama bu karamsar havanın içinde aynı zamanda komik ve yoğun cinsel temalar da bulunur. Şarkıların içindeki iniltiler dinleyiciyi ruhani bir atmosfer içine sokar. Bu müziğin önce Rock'n Roll'a ve daha sonrada Rock'a yönelmesinde büyük payı olan müzisyen Muddy Waters'dır.

1950'li yılların sonlarında müzikal düzeyde blues'un, felsefi düzeyde beatnik hareketinin etkisiyle oldukça geniş yığınları etkilemeye başlamıştır Rock'n Roll müziği. Başlangıçta Beatles ve Bob Dylan bu müziğin taşıyıcılığını yaparlar. Beatles, İngiltere'de aşk şarkıları söyleyen Liverpool'lu bir grup iken sonradan politize olmaya başlamıştır. Grubun üyelerinden John Lenon, sonradan gruptan ayrılarak solo çalışmaları ile politik bir kanala girmiştir. İngiltere'de sokak çocuğu isyancılığına dayanan Rolling Stones, müzikalite ve üslup olarak birbirinden farklı olan Beatles ile birlikte modern İngiliz müziğinin öncüleri olmuşlardır. Beatles'ın şarkı sözlerinden de anlaşıldığı gibi çizgisi bellidir.

Devrim

Devrimi istediğini söylüyorsun.
Pekala biliyorsun,
biz hepimiz dünyayı değiştirmeye çalışıyoruz.
Bana bunun evrim olduğunu söylüyorsun.
Pekala, biliyorsun biz hepimiz dünyayı
değiştirmeye çalışıyoruz.
Aman harap etmekten bahsederken,
beni hesaba katmayacağını bilmiyor musun?
Bilmiyor musun her şey iyi olacak?
İ-yi, i-yi, i-yi...
Gerçek çözüm bulduğunu söylüyorsun.
Peki hepimiz o planı görürsek sevineceğiz.
Benden yardım istiyorsun.
Peki, biliyorsun yapabildiğimizi yapıyoruz.
Ama insanların nefret etmelerini sağlaman için
para istiyorsun.
Sana tek söyleyeceğim kardeşim, bileceksin.
Bilmiyor musun her şey iyi olacak?
İ-yi, i-yi, i-yi...
Düzeni değiştireceğini söylüyorsun.
Pekala biliyorsun biz senin kafanı değiştirmeyi
istiyoruz.
Bana bunun bir kurum olduğunu söylüyorsun.
Bunun yerine saplantılarından kurtul.
Ama Başkan Mao'nun resimlerini taşıyarak
yürürsen,
seninle beraber hiç kimse, hiçbir şey yapmayacak.
Bilmiyor musun her şey iyi olacak.
İ-yi, i-yi, i-yi...
John Lennon ve Paul McCartney

Amerika'ya baktığımız zaman çok farklı bir çizgide yürüyen Bob Dylan'ı görüyoruz. Gerçek adı Robert Allen Zimmerman olan Bob Dylan, 24 Mayıs 1941'de Duluth, Minnesota'da dünyaya geldi. 10 yaşındayken, Chicago'nun güney yakasındaki bir sokak çalgıcısından ilk gitarını satın aldı ve kendi kendine gitar çalıp şarkı söylemeyi öğrenmeye başladı. 15 yaşına geldiğinde piyano ve autoharp çalmaya başladı. Bu yaşında Brigitte Bardot'ya ithaf ettiği ilk şarkısını yazdı. Liseyi bitirdikten sonra girdiği üniversiteden atıldı. Artık Zimmerman soyadını bırakarak ünlü şair Dylan Thomas'ın adını soyadı gibi kullanmaya başladı.

Bir çok folk gurubu ile çaldıktan sonra, gezgin folk şarkıcıları içinde en ünlü olan Woody Guthrie'yi yattığı hastanede ziyaret ederek onunla tanışma imkanı bulmuş oldu. Woody Guthrie bir folk şarkıcısından öte, varolmayan bir Amerika'nın destanının yazarı idi. Düşlediği bu ülkede her çoban, her işçi, her maden arayıcısı, sade fakat şiirsel bir dil ile konuşur, topraklar kendilerininmişçesine yaşar ve korur, tüm haydutlar ganimetlerini güçsüzlere dağıtır ve toplum tüm iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı olurdu. Guthrie, Dylan'ı etkileyen bir ozandı.

New York'ta bir çok müzisyenle tanıştı. John Lee Hooker'ın yardımıyla ilk konserini gerçekleştirdi. Konserde yalnızca beş şarkı seslendirdi. Çaldığı parçaların ikisi Guthrie'nin şarkılarıydı. Çaldığı şarkılar arasında kendi bestesi olan "Song to Woody" adlı bestesi, Dylan'ın büyük serüveni için ilk başlangıç noktası oldu. Dylan 1961'de verdiği ilk solo konserinin ardından ilk plak çalışmasını yaptı. 1962 yılında çıkardığı esas albümünün satışları düşük olunca, plak şirketi anlaşmasını bozdu. Yaptığı bu albümde ağırlıklı geleneksel folk şarkılarını seslendirmişti. Bob Dylan henüz kendi müziğini yakalayamamıştı.
Dylan bir süre sonra elektrikli enstrümanlardan oluşan grup çalışmalarının ilk denemesini yaptı. Artık müziğin ana hatları belirmeye başladı. Ancak, Dylan'ın en önemli yanı olan, sadece bir müzik adamı olmasının dışındaki dünya görüşünün yansıması problemi vardı. Tek başına müzik onu daraltıyordu. Halk müziği ezgilerinin dışına çıkışı yeni bir alan açmıştı ona. Şimdi ise yakaladığı bu müziğin söylemi de onun sınırları içinde yer almalıydı. Çünkü söz Dylan'ın gerçek kaynağını oluşturuyordu. Aslında o bir ozan sayılırdı. Tek farkı kendi dilini müzikle ifade etmesiydi.

New York Carnegie Hall'da konser,1962

Beklenen ses en sonunda geldi. Dylan sorunlar ve baskılar karşısında sessiz kalan gençliğe sesleniyordu. "Tüm kuralları yıkış " sloganı ile o güne kadar var olan tüm değer yargılarına, insanların kaderini elinde tutanlara, egemenlere ve kirli savaş tüccarlarına karşı çıkıyordu. Filozofların, ekonomistlerin ve politikacıların cilalı sözlerine sığınmadan kendi başkaldırısının şiiri ile sesleniyordu. Şarkılarında halk müziği ve söylemi kendini hissettiriyordu, ancak evi olmayan silahşör, nehir kenarında atını arayan sarhoş adamın duyguları değildi anlattıkları. İnsanı vahşi topraklar dışında da görerek, New York'un ghettosuna, bürolara, üniversitelere, fabrikalara ve hatta gösterişli apartmanlarda oturan bin bir çeşit insana kadar uzanıyordu. Onun savaştığı, önceden konmuş değer yargıları, din ve ahlak kavramlarına yaslanan büyük sömürücüler ve onların baskılarıydı. Baştan beri çizmeye çalıştığımız "Yeni dünya" illüzyonunun yarattığı tüm yansımalarını görmüştü. Artık Dylan şunu iyi biliyordu, büyük savaşlar görmüş ve ekonomik bunalımı geride bırakmış 1960'lı yılların insanı, yaşadıklarına ve yaşayacaklarına ne kadar duyarsız kalabilir, eli kolu bağlı folklorik kültürün sakızını daha ne kadar çiğneyebilirdi?

Savaşın Babaları

Gelin savaşın babaları
Sizler silahları üretenler
Sizler, savaş uçaklarını yapanlar
Sizler, dev bombaları yapanlar
Sizler duvarların ardına gizlenenler
Sizler masaların ardına gizlenenler
İsterim ki, bilin
Maskelerinizin ardını gördüğümü.

Siz, başka bir şey yapmayanlar
Yok etmek için üretmekten başka.
Oynarsınız dünyamla
Küçük oyuncağınızmış gibi
Elime bir silah verip
Menzilimden çıkarsınız
Ve uçuşurken mermiler
Kaçar gidersiniz uzaklara.


Eski zamanın Judas'ı gibi
Yalan söyler aldatırsınız.
Bir dünya savaşının kazanılabileceğine
İnanmamı istersiniz.
Ama gözlerinizle bakıyorum
Beyninizle görüyorum
Tıpkı yaramdan akan
Sularda gördüğüm gibi.

Siz tetikleri yaparsınız
Başkaları çeksin diye
Yaslanır arkanıza seyredersiniz
Ölü sayısının artmasını
Saklarsınız evlerinizde
Genç insanların kanları
Bedenlerini terkedip
Karışırken çamura.

Akla gelmez korkuları
Yerleştirdiniz içimize
Bu dünyaya bir çocuk
Getirme korkusunu.
Doğmamış adsız bebeğimi
Tehdit edersiniz.
Damarlarınızdaki kana
Layık değilsiniz.

Newport Folk Festivali'nde Pete Seeger ile söyleşide,1963

Bildiğim nedir ki
Konuşuyorum böylesine.
Diyebilirsiniz çok gençsin
Diyebilirsiniz cahilsin
Ama bildiğim tek şey var
Sizden genç olduğum halde
İsa bile bağışlamayacak
Bu sizin yaptıklarınızı.

Size bir soru sorayım
Değerli mi paranız
Af satın alabilecek kadar?
Buna inanıyor musunuz?
Umarım kabullenirsiniz
Ölüm kapınızı çaldığında
Kazandığınız paralar yetmeyecek
Ruhunuzu geri almaya.

Umarım ölürsünüz.
Ölümünüz yakındır
Soğuk bir öğleden sonra
Tabutunuzun ardından gideceğim
Ve ölüm yatağınıza indirilirken
Seyredeceğim sizi.
Ve bekleyeceğim mezarınızın başında
Gerçekten öldüğünüzden emin olana dek.
Master Of War, 1962
Bob Dylan

1963 yılı "protest folk" bombasının patladığı yıl olur. Dylan, dinleyicileri alışılmadık sözleri ve düşünceleri ile şaşkınlığa uğratır. "The Freewheelin' Bob Dylan" albümü müzik dünyasında büyük yankılar uyandırarak, artık gezgin folk şarkıcılığını aştığını kanıtlamıştır. Dylan artık "protest folk"akımının temellerini atmış ve bir sanatçının sosyal ve politik olayları dikkatle inceyip yorumlamasının gerekliliğini vurgulamıştır. Bu albümde "Blowin in the wind", "Masters of war" gibi dillerden düşmeyen şarkılar vardır.

Esen Yelde

Nice yol gitmeli ki bir insan
Ona adam denebilsin,
Nice denizlere yelken açmalı ki beyaz güvercin
Gün gelip kumda yatabilsin,
Nice zaman uçuşmalı ki mermiler
Sonsuza dek yasaklana bilsin.
Yanıtı dostum, esen yelde,
Esen yelde yanıtı.

Nice zaman başını kaldırmalı ki bir insan
Gökyüzünü görebilsin,
Kaç kulağı olmalı ki adamın
Ağlayanları duyabilsin,
Nice insan ölmeli ki
Bu kadarı da fazla diyebilsin.
Yanıtı dostum, esen yelde,
Esen yelde yanıtı.

Nice yıl varolmalı ki bir dağ
Gün gelip denize kavuşsun,
Nice yıl varolmalı ki bir insan
Bir gün özgür bırakılsın
Kaç kez başını çevirebilir ki bir insan
Görmezlikten gelebilmek için.
Yanıtı dostum, esen yelde,
Esen yelde yanıtı.
Blowin' In The Wind, 1962
Bob Dylan

San Francisco, Robbie Robertson, Micheal Mc Clure ve Allen Ginsberg ile söyleşide, 1965

Albümünün kapağında Dylan'ın hayatında önemli yeri olan üç kadından ilki olan Suzie Rotolo ile beraber New York sokaklarında çekilmiş bir fotoğrafı vardır.1963'de hayatının ikinci önemli olan kadını Joan Baez tarafından Forest Hill konserine davet edilir. 14.000 seyircinin izlediği bu konser, Dylan'ın dünyaya açılışı olur. Amerika'daki zencilerin sorunlarına eğilen, savaş karşıtı, enerji dolu ve olgunlaşmış fikirlerin hakim olduğu "The Times They Are A- Changin" adlı albümün her şeye rağmen dili saldırgandır. Albüme ismini veren şarkı başkaldıran Amerikan gençliğinin marşı haline gelmiştir.

Zaman Değişiyor

Gelin insanlar toplanın, nerelerde geziyorsanız,
Kabullenin çevrenizdeki sular yükseldi artık,
Islanacaksınız yakında iliklerinize kadar.
Eğer zamanın sizce biraz değeri kaldıysa
Yüzmeye başlasanız iyi olur.
Yoksa dibe çökersiniz taş gibi,
Çünkü zaman değişiyor.

Gelin eleştirmenler yazarlar kalemleriyle bilgeleşen,
Dört açın gözlerinizi, belki de bu son şansınız,
Acele etmeyin konuşmakta, çark hala dönmekte
Ve de henüz bilinmiyor, kimde topun duracağı.
Bu gün kaybeden elbet yarın kazanacak,
Çünkü zaman değişiyor.

Gelin senatörler, kongre üyeleri, kulak verin çağrıma,
Durmayın ayak altında tıkamayın kapı ağzını
Çünkü bu gün canı yanan yarın koltukta olacak.
Dışarıda bir savaş var kızışmakta,
Yakında pencereleriniz zangırdayacak,
Duvarlarınız sarsılacak,
Çünkü zaman değişiyor.

Gelin analar babalar ülkenin her yanından,
Bırakın eleştirmeyin aklınızın ermediğini,
Oğullarınız kızlarınız kumandanızdan çıktılar,
Sizin eski yolunuz gittikçe yıpranıyor.
Lütfen çekilin yeni yoldan uzatamayacaksınız elinizi,
Çünkü zaman değişiyor.

Çizgiler çekildi, lânetler okundu,
Bugün ağırdan giden gün gelip hızlanacak,
Bugün halen varolan yarın geçmişte kalacak,
Düzeniniz yitmekte alelâcele,
Bugün en önde giden yarın sona kalacak,
Çünkü zaman değişiyor.
The Times They Are A-Changin,1963
Bob Dylan

1964 yılında çıkardığı albümün ilginç olan bir yönü vardır. Albümde sadece bir tane politik şarkı seslendirilmiştir. Eleştirmenler bu albümün bir empresyonizm zorlaması olduğunu söylerler. Sol kanat müzisyenleri ise Dylan'a ihanet etmiş gözüyle bakarlar. Plak aşk şarkılarıyla dolu olup, protest şarkılardan daha gerçekçi ve etkileyicidir. Dylan eleştirilere aldırmadan yoluna devam ederek bir albüm daha çıkarır.

Bu çalışması uyuşturucu aleminden geçen bir şiirsel dille gerçeküstü anlatımlara varmaktadır. Artık Dylan hızını almış ve bir müzik yıldızı olmanın dışında evrensel bir olay haline gelmiştir. Sol kanat ile arası iyice açılmış, bağlarını tam olarak 1965 yılında koparmıştır. Kendi haline iddiasız kılık kıyafeti ile, yarı beatnik yaşamın içinden sokak ve gazetede her gün görülebilecek bir insan tipolojisi çizmiştir. Gözü açık, duyarlı, kırgın ve kızgın bir dille açık konuşan insanların sözcüsü olarak kendini topluma sevdirmiştir. Artık protest folk müziği yerini protest rock müziğine bırakmıştır. Bob Dylan yenilikçi ve şaşırtıcıdır., yalnız enerjisi ve coşkusu değil, rock müziği içinde değişik bir dil kullanması, gerçeküstücülüğü, izlenimciliği ve kaderciliği tümüyle yeni bir politik bakışın ifadesi olmuştur.

Peşpeşe gelen bu büyük başarıları, sır dolu bir geri çekilme izler. Dylan ansızın ortadan kaybolur. Resmi açıklamalara göre, o motosiklet kazası geçirmiştir. Bazılarına göre ise, CIA tarafından bir komploya kurban gitmiştir. Hatta Dylan diye birisinin olmadığı, ortalıkta Dylan adı verilen bir adamın dolaştığını, bir seçici kurul tarafından seçilen besteleri günün gereklerine göre bir şarkıcıya söyletildiğini ileri sürenler de olur. Buna en büyük kanıt olarak, Dylan'ın müziğindeki sürekli değişimler gösterilir. Oysa Dylan, Woodstock yakınlarında sonradan çok ünlü olacak başarılı bir albümün kayıtları için saklanmıştır. 1975 yılına kadar bodrumda saklanan albüm, o tarihten önce başka müzisyenler tarafından ele geçirilmiş ve seslendirilmiştir bile. Ama, Dylan bu albümü 1975'te piyasaya çıkarır.

1968'e kadar sessiz kalan Dylan sessizliğini bozar. Ancak çıkan şarkılar, bu saldırgan rock şarkıcısının sakinleştiğini göstermektedir. Gerçekte Dylan'ın bu durumu ekonomik sıkıntılarından kaynaklanmaktadır. Kalvinist yaklaşımlar gösteren bu albüm, gizemli Amerika'nın soyu tükenmiş efsanelerini araştıran, Amerikan öncü kavimlerinin özellikle birbirine karışmasının sonucudur. Şöyle söyleyecek olursak, Fransız Protestanlığının içinden çıkan Jean Calvin, dinciliğinin yanısıra, ekonomide ilk anamalcı anlayışı savunarak, emeğin tanrısal bir buyruk olduğunu söylemiştir. Ona göre, uluslararası ticaret genel yoksulluğu azaltır ve faiz dinsel yasalara aykırı değildir. Luther'in dediği gibi, insanlar arasındaki eşitsizlik, Tanrısal düzenin gereğidir ve öyle korunmalıdır. Dylan ise, Amerika'nın keşfinden bu yana gelen tarihi karşısına koymuştur. Sakinliğine gelecek olursak, son soykırımdan zarar görmeden çıkan bir insan görünümünde, Amerika'nın güneşte çatlamış vahşi topraklarında çalışan küçük ve fakir insanların bulunduğu durumu alegorik bir dille anlatmaktadır bu albümde.

Dylan dinleyicisini yine şaşırtarak, arkadan gelen albümünü country rock türünde çıkarmış ve dilini değiştirerek Amerikan dilinde varolan kalıplaşmış çok basit cümleleri kullanmaya başlamıştır. Bütün bu arayışlar, onun kararsızlığında, kötümserliğinde, kendine güvensizliğinde sezilmektedir. Daha sonraki albümlerinde country'nin yanısıra ilahi müziğinin (gospel) karışımı da ortaya çıkmıştır. 1973 yılında Sam Peckinpah'un "Pat Garret And Billy The Kid" adlı filimin müziklerini yapar. 70'li yıllardaki bu dinsel etki, hayatının üçüncü önemli kadını olan Sarah'dan ayrılmanın yıkımı ile daha fazla yükselmeye başlamıştır. İçindeki sevgi, yerini cinsellikten ilahi duygulara bırakmış, sürekli olarak dünya üstündeki ihanetleri vurguluyor ve dünyevi zevklerin yetersizliğinden dem vurmaktadır. Dylan artık, beden ve ruh arasında sıkışmış, ahlâkçı ve İncil'in etkisinde bir sanatçıdır. Houston, 1976

Ünlü gitarist Mark Knopfler'in de çaldığı "Slow Train Coming" albümünü yayınlayarak önemli sayılacak bir başarı kazanır. Bu albümdeki tren vurgusu Amerikan folk kültüründe defalarca kullanılan, tanrının bir ifadesidir. Bu albümden sonra "Born Again Christanity" mezhebinin üyesi olduğu açıklanır. Dylan'ın bu ruh hali 1983 senesine kadar sürer. 1983 yılında, içinde yine Mark Knopfler'in ve Rolling Stones grubunun eski gitaristi olan Mick Taylor'unda bulunduğu "Infidels" albümü ile protest rock tarzına döner. Dylan yine eskisi gibi enerji dolu, yeryüzünde yaşayan olaylarla ilgili ve yine insan için kaygı duymaya başlamıştır. 1980 sonrası Dylan için bir geri dönüş olur. "Artık Maggie'lerin çiftliğinde çalışmayacağım." der.

Bob Dylan'ın üzerinde Amerikan tarihinin tüm etkilerini görebiliriz. Bu etkilere baktığımız zaman, karmaşıklık Dylan'ın müziğinde sentezlenir. Sayacak olursak, onun müziğinde dört ana damar gözükür. Bu dört ana damar; Kuzeyli beyaz (Yankee), Güneyli fakir beyaz (Southern Poor White), çoban (Cowboy) ve zenci (Black) folk müzikleridir. Dylan bu damarların üstünden sıçrama yaparak müziğini oluşturmuştur. Ama müzigin ötesinde Dylan'in en önemli özelligi olan siirsel anlatımıdır. İngiliz- Amerikan edebiyatının derin izlerini gözleyebiliriz onda. Dylan üstünde yapılan incelemelerde ortaya çıkan sonuç hep, onun yapıtlarında karakteristik bir özelliğin bulunmadığı yolundadır.

Bana kalırsa Bob Dylan'in karakteristik yapısı ortadadır. O bir halk şarkıcısıdır. Yapıtlarına baktığımız zaman, Amerika'nın sosyolojik ve kültürel yapısını rahatlıkla görebiliriz. Bir çok farklı kültürün bir araya gelmesinin yarattığı çelişkilerin ve gerçek Amerika'lı insanın arayışı üstünden yapmıştır yolculuğunu. Ancak bu yolculuk esnasında yola ayna tutarak, sadece yansıtan olmamıştır. Sancı duyan, değiştiren, dönüştüren, yaşadığı süreci, sürekli dalgalanan bir ruh haliyle görünenin üstünden sıçrayarak yürümüştür.

Bir 'Amerikan rüyası' serüveninden başladığımız yolculuğumuzu, Avrupa'dan geçerek Bob Dylan'la sürdürdük. Şimdi bu yolculuğu yine Bob Dylan'ın bir gazeteciye verdiği cevap ve bir şiir ile bitirmek istiyorum.

B.D. - Şarkılarımın nelerden bahsettiğini biliyorum.

Gazeteci - Nelerden bahsediyorlar?

B.D. - Bazıları dört dakikadan, bazıları beş dakikadan ve bazıları ister inanın ister inanmayın on bir, on iki dakikadan bahseder.

Houston, Rolling Thunder Revue, Joan Baez ile flamenco : "I Pity The Poor Immigrant", 1976

Evet ben bir düşünce hırsızıyım
lütfen, ruhu alan değil
Kurdum ve yeniden kurdum
bekleyenin üzerine
çünkü plajlardaki kum
bir çok şatoyu keser
açık olanın içinde
benim zamanımdan önce
bir sözcük, bir hava, bir tarih, bir çizgi
rüzgardaki anahtarlar ruhumu kaçırmak için
ve avlunun ardından bir rüzgarı kapalı
düşüncelerime vermek için
oturup düşünmek benim işim değil
zamanı kaybedip onu seyretmek
düşünce olmayan düşünceleri düşünmek için
düş olmayan düşleri düşlemek için
yahut da yazılmamış yeni fikirler
yahut kafiyeye uyan yeni sözcükler...
ve kendime onlardan yeni kurallar yapmam
madem ki onlar daha kurulmadılar
ve kafamda şaklayanı bağırırım
bunun ben ve benim cinsimden olduğunu bilerek
ki bu yeni kuralları biz yapacağız
ve eğer yarının insanları
bugünün kurallarına gerçekten ihtiyaçları varsa
öyleyse toplanın hepiniz, savcılar
dünya bir mahkeme olarak
evet
ama yargılananları ben sizden daha iyi tanırım
ve siz onların peşinden koşmakla uğraşırken
biz ıslık çalmakla uğraşırız
mahkeme salonlarını süpürürüz
süpüre süpüre
dinleye dinleye
birbirimize göz kırparak
dikkat
dikkat
sizin sıranız gecikmeyecek

"Ecrits et Dessins"
Bob Dylan
Çev: Ali Akay

www.halksahnesi.org sitesinden alıntıdır